Mülkiyet, üretkenlik ve sol

1980’li yıllardan bu yana tam bir ideolojik Haçlı seferi niteliğine bürünen piyasa ve özelleştirme yanlısı kampanyada sık sık karşımıza çıkan bir kavram var: üretkenlik. İddiaya bakılırsa, iktisadî faaliyetlerin özel mülkiyet altında düzenlenmesi, kamu mülkiyetine göre, kural olarak, yani her zaman olmasa bile çoğunlukla, daha üretkendir. Bununla kastedilen, mal ya da hizmet üretiminin "girdiler"i ile "çıktılar"ı arasındaki nicel bir ilişkidir: Belli bir girdi miktarıyla ne kadar çok çıktı elde ederseniz ya da belli bir çıktı miktarı için ne kadar az girdi harcarsanız o kadar üretkensiniz demektir.

Açıktır ki, böyle tanımlanmış bir üretkenlik kavramının farklı mülkiyet biçimleri arasında karşılaştırmalara elvermesi için, bu amaca uygun bir şekilde işlemsel kılınması gerekir. Bu yolda ilk adım, farklı işletmelerin üretkenlik açısından başarımlarını ölçmektir. Bu ise, bizi, çıktıların, özellikle de girdilerin çok kez homojen olmayışından kaynaklanan bir toplulaştırma sorunuyla karşı karşıya bırakır. Yol yapımında genellikle insan emeği ile iş makinelerinin bir bileşimi kullanılır. Aynı uzunlukta yolu A işletmesi, B işletmesine göre hem daha az emek–saat, hem de daha az makine–saat kullanarak döşüyorsa A işletmesi, B işletmesine oranla daha üretken demektir.

Tutalım ki A işletmesi özel mülkiyet, B işletmesi ise kamu mülkiyeti altındadır. Bunun istisnaî değil, temsilî bir durum olduğunu gösterir yeterli kanıt varsa, hiç değilse yol yapımı iş kolunda özel girişimin kamu işletmeciliğinden daha "üretken" ve aynı anlama gelmek üzere daha "etkin", daha "verimli" olduğuna hükmedebiliriz. Bunun için, karşılaştırmayı A ve B ile sınırlı tutmamak, aynı iş kolunda yer alan C, D, E... gibi daha bir dizi işletmeyi karşılaştırmaya dâhil etmek zorundayız. Diyelim ki bir kamu işletmesi olan C, aynı uzunluktaki yolu, A işletmesine göre daha az emek–saat, ama daha çok makine–saat harcayarak inşa etmektedir. A ile C’den hangisinin daha üretken olduğuna, bir başka deyişle, hangisinin toplumsal kaynakları daha az tükettiğine karar verebilmek için tek yol, "elmalar ile armutları toplamak", yani insan emeği harcaması ile makine kullanımını aynı ölçekle ölçüp ikisini toplamaktır.

Bunun iki yolu vardır. Birincisi, Marksist emek–değer teorisinin öngördüğü yöntemdir: bütün maliyet ögelerinin genel ve soyut insan emeği harcaması cinsinden ölçülmesi. Bunun için, yol yapımında harcanan güncel emeği, bu emeği vasıflı kılmak için harcanan emeği ve makinelerin üretiminde kullanılan emeğin, o makinelerin cari üretim sırasında aşınıp yıpranan bölümüne isabet eden miktarını ölçüp toplamak gerekir. Bu, hem ilke olarak hem de hesaplama pratiğinde (örneğin bilgisayar teknolojisi) yaşanan baş döndürücü gelişmeler karşısında fiilen uygulanabilir olan bir yordamdır. Üstünlüğü, üretkenlik karşılaştırmalarında belirleyici olan etkeni, yani belli bir toplumsal ihtiyacı karşılamak için gerekli olan toplumsal maliyeti, herhangi bir tereddüde yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koymasıdır.

İkinci yol, piyasa mübadelelerinde her gün, her an kendiliğinden işleyen bir sürecin sonuçlarını, yani fiyatları kullanmaktır. Üretkenlik tartışmalarında özel mülkiyetin yapısal üstünlüğünü savunanların neredeyse hepsinin mensup olduğu burjuva iktisadı kampının yeğlediği yöntem de budur. Buna göre üretimde doğrudan harcanan insan emeği, bu emeğe ödenen ücretler toplamı; makineler ise, bunlar için ödenen kira bedeli ya da bunları satın almak için ödünç alınan sermayenin faizi cinsinden maliyet hesabı içinde yer alır. Bu ikinci yolun bir uzantısı da, toplam parasal maliyetler ile toplam satış hâsılatı arasındaki fark olarak, "kârlılığın" ya da "rantabilite"nin hesaplanmasına olanak vermesidir.

Üretkenlik ölçütünün bu şekilde ikizleşmesini tam bir ideolojik göz bağcılık izler. Burjuva iktisatçıları, siyasetçileri ve yorumcuları, büyük bir pervasızlıkla kârlılık ile üretkenliği birbirinin yerine ikame ederler. Artık kârlı olan her işletme üretkendir; üretken olmak için ise her işletme, kârlı olmak zorundadır.

Oysa özel mülkiyet ve özelleştirme yanlılarına sağladığı ideolojik destek bir yana bırakılırsa bu yöntem, gerçekçi, yani toplumsal maliyetleri, olduğu gibi yansıtan bir üretkenlik ölçütü elde etmek bakımından enikonu yetersizdir. Bir kere, toplumsal maliyetlerin en yakın göstergesi olan emek harcamaları ile, bunların parasal ifadesi olan fiyatlar arasında, piyasalara giriş çıkış serbestisinin tam olduğu koşullarda bile bir sapmanın oluşması beklenir. Dahası, sermayenin merkezîleşmesi ve yoğunlaşmasının tekelleşme boyutuna ulaştığı günümüz koşullarında, rantabilite hesaplarının temelinde yatan fiyatlar, bu tekelci etkilerin ötesinde, insan emeği harcamalarıyla hiç bir ilgisi olmayan taşkın oynamalara tâbidir: arz dar boğazları, tüketici tercihlerinde ya da döviz kurlarında meydana gelen anî değişmeler, siyasal yönlendirmeler, vb. gibi.

Elbette fiyatlardaki güncel iniş çıkışların etkisini arındırmak için belli bir anın fiyatları temel alınabilir, yani hesaplar sabit fiyatlar cinsinden yapılabilir. Ancak bu yol da, kârlılığı, üretkenliği kör topal yansıtan "aksak" bir ölçüt olmaktan çıkarmaz. Çünkü temel alınan dönem ne olursa olsun, o dönemin fiyatları da tekelci etkiler altında oluştuğu gibi, bu fiyatların gündelik fiyat oynamalarının bir tür "eksen"ini oluşturduğunu kabul etmek için de hiçbir neden yoktur.

Şimdiye kadarki örneklerimizi, aynı iş kolunda yer alan, yani aynı "kullanım değeri"ni üreten, ancak mülkiyet biçimleri farklı olan varsayımsal işletmelerden seçtik. Oysa özelleştirme yanlısı ideolojik kampanyanın sözcüleri, iddialarını asla tek bir üretim dalıyla sınırlı tutmazlar. Bambaşka koşullarda, bambaşka coğrafî bölgelerde, bambaşka finans kaynaklarından yararlanarak bambaşka mal ya da hizmetler üreten işletmeleri karşılaştırıp, bunların mülkiyet biçimlerinden özelleştirme lehine sonuçlar çıkarmakta beis görmezler. Onların bunu yapabilmelerini mümkün kılan, gayrisafi ya da safi kârlılık gibi parasal başarım ölçütleri kullanmalarıdır. Bu nokta, üretkenlik ile kârlılık arasındaki mesafenin alabildiğine açılıp, kârlılığın üretkenlikten tamamen kopmasını, aksak bir gösterge olmaktan çıkıp çarpık bir gösterge hâline gelmesini temsil eder. Sözgelimi, özelleştirme yanlısı iktisatçılar için, zehir üreten bir özel işletmenin, panzehir üreten bir kamu işletmesinden daha çok kâr etmesi, bu karşılaştırmanın, özel mülkiyetin üstünlüğünü sözüm ona destekleyen kanıtlar arasına eklenmesine yeter de artar.

Bu örnekteki çarpıklık, toplumsal açıdan zararlı bir üretimin toplumsal açıdan yararlı bir üretimden daha üretken ilân edilmesi değildir yalnızca. (Emek–değer hesabı da ahlâkî ve/ya da toplumsal bir yargı içermez. Kapitalizmde topluma zararlı bir üretimin bir kâr aracı oluşu emek–değer teorisinin değil, kapitalist ekonomi politiğin genel eleştirisinin konusudur.) Bu yazıda tartıştığımız sorun açısından önemli olan, x kadar emek harcanarak üretilmiş y kadar zehir ile z kadar panzehiri, üretildikleri işletmelerin üretkenliği açısından karşılaştırmak için hiçbir rasyonel temelin bulunmayışıdır. Mülkiyet biçimleri ne olursa olsun iki farklı işletme, eşit miktarda toplumsal kaynak kullanarak farklı miktarlarda farklı ürünler üretmiştir, o kadar.

Farklı mülkiyet biçimleri altında farklı mal ya da hizmetler üreten işletmelerin üretkenliği, eş zamanlı olarak ve doğrudan doğruya değil, ancak art zamanlı ve dolaylı olarak karşılaştırılabilir. Örneğin A gibi bir işletmenin (ya da işletmeler grubunun) üretkenlik artışı zamanın iki noktası arasında B gibi bir işletmeninkinden (ya da işletmeler grubununkinden) daha hızlı olmuşsa, A’nın B’ye göre daha "dinamik" bir gelişme gösterdiğine hükmedebilir, A ile B arasında mülkiyet biçimi farklılığı varsa bundan mülkiyet ile üretim arasındaki ilişki konusunda birtakım sonuçlar çıkarabiliriz. Bir başka deyişle, 2000 yılında bilgisayar üretiminin altın üretiminden daha etkin (üretken, verimli) olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama bu iki kesimdeki üretkenlik artışlarını, diyelim ki 1990 ile 2000 arasındaki on yıl boyunca izleyerek, bilgisayar imalâtının altın madenciliğinden çok daha dinamik olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz.

Yukarda söylenenler gözden geçirildiğinde, mülkiyetin üretkenlikle ilişkisi konusunda en yararlı karşılaştırmanın hangi örnek olayda mümkün olduğu kendiliğinden anlaşılır. En sağlam yöntem, özelleştirilmiş (ya da kamulaştırılmış) bir işletmenin mülkiyet değişikliğinden önceki ve sonraki üretkenliklerini karşılaştırmaktır.

Buraya kadar, mülkiyet ile üretkenlik arasındaki ilişkiyi araştırmaya yarayacak kavramsal çerçeveyi genel ve soyut bir düzlemde ele aldık. Şimdi Türkiye’ye gelelim. Ülkemizde, mülkiyet ile üretkenlik arasındaki ilişkiyi bilimsel yöntemlerle inceleyen araştırmaların son yıllarda arttığı gözleniyor. İlk bakışta aykırı gözükse de, beklenmesi gerektiği üzere bunların çok büyük çoğunluğu, dogmacı özelleştirme yanlılarınca değil, Marksist ve/ya da ilerici iktisatçılar tarafından gerçekleştiriliyor. Bunların sonuncusu, yakın zamanlarda Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi adındaki beyin takımınca yayımlandı (Korkut Boratav et al., Türk KİT Sisteminin İktisadi Değerlendirmesi: Nicel İrdeleme, Özelleştirme Sorunları ve Politika Seçenekleri. Araştırma Raporu, Ankara, KİGEM, 1998.) İleri ekonometri tekniklerinin kullanıldığı bu akademik araştırma yerine, uzman olmayan okuru, bizzat araştırmacılardan birinin, ekonominin siyasal–toplumsal boyutlarına olduğu kadar, niceleyici yöntemlere olan nüfuzuyla da seçkinleşen iktisatçı K. Boratav’ın, genel okur için yaptığı bir özete ("Yeni Bir KİT Araştırması," Yeni Dünya Düzeni: Nereye? Korkut Boratav, Ankara, İmge Kitabevi, 2000, s. 219–22) gönderebiliriz.

Boratav, araştırmanın, bizim yukarda art zamanlı karşılaştırma dediğimiz alanda ulaştığı sonucu şöyle aktarıyor: "1985–1995 arasında KİT’lere ulusal ekonomiden sağlanan kaynaklar çarpıcı boyutlarda daralmıştır: İstihdam yüzde 14, sabit fiyatlarla KİT yatırımlarıysa yüzde 60 gerilemiştir. Buna rağmen KİT sistemi yüzde 5’e yaklaşan bir tempoyla büyüyebilmiştir... Azalan istihdama rağmen artan üretim, doğal olarak emek verimini yükseltmiş; dahası, KİT’ler verim artışları bakımından özel sektörü aşmıştır. 1985’te imalat sanayiindeki kamu işletmelerinde işçi başına katma değer özel işletmelerin 1.7 misli üstündeydi. 1995’te bu fark 3 misline çıkmıştır." (aynı yerde, s. 220—her ikisinin Frenkçesi "prodüktivite" olan "üretkenlik" ve "verim(lilik)" eş anlamlı terimlerdir.)

Öte yandan Türkiye’deki çimento sanayii, aynı iş kolunda hem eş zamanlı hem de özelleştirme öncesinde ve sonrasında olmak üzere art zamanlı karşılaştırmaya olanak vermesi bakımından biriciktir. Çünkü eskiden kamu işletmeleri ile özel işletmelerin yan yana yer aldığı bu üretim alanı, 1989’da başlayan bir süreç sonunda tamamen (bir tanesi dışında) özelleştirilmiştir. Boratav, adı geçen araştırmanın bu iş koluyla ilgili bulgularını şöyle özetliyor:

"İlk özelleştirmelerin uygulandığı kamu işletmeleri ile özel işletmelerin satış öncesinde aynı etkinlik düzeyinde olduğu saptanmış. En etkin işletmelerden başlayan özelleştirme sonrasındaysa bu işletmelerin başarımlarında herhangi bir düzelme gerçekleşmemiş." (aynı yerde.)

Peki, aynı dönemde kamu işletmelerinin üretkenliği ile malî başarımları (kârlılık, rantabilite) arasındaki "makas" neden bu denli açılmıştır? Bu sorunun cevabı, adı geçen araştırmanın yazarları için olsun, o dönemi at gözlüğüyle değil, sağduyuyla izlemiş her gözlemci için olsun besbellidir: 1980’lerin ortalarından bu yana özel sermaye yanlısı siyasal iktidarlar, kamu işletmelerinin bir bölümünü bir "yatırım grevi"ne zorlamış, böylece teknolojik ilerlemelerin gerisinde kalmalarına yol açmış, bir bölümünü ise, iç ve dış malî piyasalardan yüksek faizle borç alıp yatırım yapmaya zorlamış, bunun sonunda, malî sermayeye ödedikleri faiz kamu işletmelerinin "girişimci kârı"nı silip süpürmüştür.

Yukarda söylenen ve aktarılanlardan kamu işletmelerinin her zaman ve her yerde daha verimli olduğu sonucunu çıkartmamak gerekir. Özel mülkiyet nasıl belli bir üretim faaliyetine otomatik olarak üretkenlik üstünlüğü sağlamazsa kamu mülkiyeti için de —özellikle kapitalist ilişkilerin egemen olduğu bir ekonomide— otomatik bir üretkenlik üstünlüğünden söz edilemez. Hele bugünkü kamu işletmelerini şimdiki konumlarıyla ilerici bir iktisat siyaseti programının temel direği olarak görmek büsbütün yanlış olur. Kamu işletmeleri ekonominin devlet kapitalisti kesimi olarak on yıllarca kamu kaynaklarını sermaye kesimine aktarma aracı ve sermaye yanlısı bürokrat ve siyasetçileri palazlandıran birer "arpalık" olarak iş görmüş, yani sürekli olarak "içleri boşaltılmış", bu işlevlerinin tamamlanmasının ve özel sermayenin ağırlığının nitelikçe arttığı yeni bir "birikim tarzı"na geçilmesinin ardından ise teknolojik köhneleşmeye mahkum edilmiştir.

İçinde bulunduğumuz toplu durumda kamu işletmelerinin özelleştirilmesine tek tek karşı çıkmak ne inandırıcı, ne de yeterli olur. Bu işletmeler, en çok kâr ilkesine göre işleyen bir özel sermaye ve piyasa deniziyle kuşatılmış birer adacık olarak emekçi halktan yana bir iktisat siyasetinin aracı olamaz. Son günlerde güncelleşen finans kesiminden örnek verelim: Özel ve özelleştirilmiş bankaların birer birer battığı günümüzde kamu bankalarının, söz gelimi geçenlerde çıkarılan — ve Anayasa’ya aykırılığı bizzat yasayı onaylayan Cumhurbaşkanı’nca da teslim edilen — bir yasayla özelleştirilme yolu açılan Emlâk, Halk ve Ziraat bankalarının en az özel kesim bankaları kadar kârlı ve verimli olabileceğini haklı olarak ileri sürebiliriz. Ama bunun bir bedeli vardır ve bunu gizleyemeyiz. O bedel söz konusu bankaların kuruluş gerekçeleri olan toplumsal amaçları ihmal etmesidir. Bir başka deyişle, Emlâk Bankası toplu konutları, Halk Bankası esnaf ve zanaatkarları, Ziraat Bankası küçük ve orta köylüleri ucuz kredilerle finanse etmekten vazgeçecek, hepsi kendilerini bütünüyle piyasa kurallarına uyduracaktır.

Kamu işletmelerinin bugünkü durumlarıyla savunulamayacak oluşu özelleştirme saldırısı karşısında kayıtsız kalmamızı gerektirmez. Yapılması gereken, kamu işletmelerini bugünkü gibi bir özel sermaye deniziyle kuşatılmış ufacık adalar olarak değil, şimdikine göre çok daha genişletilmiş, o arada başta finans kesimi olmak üzere ekonominin "komuta tepeleri"ni kapsayan bir kamu kesiminin parçası olarak savunmaktır. Bu geniş kapsamlı bir kamulaştırma programı demektir. Böyle bir program hem üretimin kâra göre değil, toplumsal önceliklere göre düzenlenmesinin vazgeçilmez alt yapısını siyasetin gündemine sokacak, hem de bütün kamu işletmelerinde çalışanların denetimi ve/ya da yönetimi ilkesine yer vererek, kamu mülkiyetinin kaçınılmaz olarak israf, verimsizlik ve yolsuzluk kaynağı olduğu yolundaki iddialara susturucu bir cevap verecektir.