Resmi edebiyatı olaylar yalanlıyor

Bu yazıyı 28 Kasım Salı günü yazıyorum. Hükümetin IMF’ye Niyet Mektubunu verdiği günün üzerinden bir yıl geçti. O mektup verilince basın ve iş dünyasında nasıl övüldüğünü anımsayın. Niyet Mektubu gereğince başlatılan yürütmenin ülkeyi yanlış yola sokacağını ve ÇOK HASTA olan ekonominin asla düzelme yoluna girmeyeceğini, hemen hemen sadece, ben iddia etmiştim. Doğal ki bir hükümet, cahilce de olsa, “ekonomi iyiye gidiyor” yolunda gece gündüz konuşur ve iktidarlara yaranmayı sürekli politika haline getiren iş adamları da bu beyanları tekrarlarsa ekonomi kanunları lafla peynir gemisi yürütme denemelerinin yolunu keser. Biz bunu da o zamanlar yazıp çizdik. Gerçekten ilk uygulama ayları olan Aralık ve Ocak aylarında kamuoyu da hükümet beyanlarına kandı. Borsa coştu ve endeks 20.000 çizgisini geçti. Faizler düşen bir çizgiye girdi. Ama Haziran ayında bu güzel gidiş önce hız kesti, sonra da gelişme tersine döndü. Olumsuz gidişler ülke ekonomisini hırpalamaya başladı.

Politikanın en zayıf noktası, enflasyonun hızını kesmek maksadıyla döviz değerlemesini kasten düşük tutma yöntemiydi. Bu politika, ihracatı baltalayan ve ithalatı koruyan bir yoldu. İkinci büyük hata, faizler düşünce ortaya çıkacağı kesin olan olumsuz gelişmelerdi.

Birinci sonuç, yüksek faizlerle kamudan beslenen banka sistemlerinin eskisi gibi kolay ve kârlı çalışamıyacağının unutulmasıydı. Gerçekten de yüksek kamu borçlanmaları bankalar sistemini yanlış yollara sokmuştu. Kolay kârı gören herkes ya banka kurmuş ya da eskiden kurulmuş bankaları satın almış, bunları soymaya başlamıştı. Faizler kamu borç kağıtlarında düşürülünce bu kesimde yaprak dökümü başlayacaktı.

İkinci sonuç, faiz düşünce birikim yerine tüketimin artmasıydı. Bu artışa paralel olarak yerli mal arzını, yani üretimi arttırıcı önlemler alınmadığı için bu talep ithalat ile karşılandı. Zaten dövizlere yüksek değer biçilmesi nedeniyle yükselen ithalat geçen yıllarla kıyaslanamayacak düzeylere ulaştı. Temmuz ayından bu yana ihracat geçen yılın (milli gelirin % 6 oranında düştüğü geçen yılın bile!) altında kaldı.

Ama burada da bitmedi kötü gidiş. Döviz için karşılanması güç bir talep oluştu. Arada geçen on günde ülkeden 4 milyar dolar kaçtı. Ülkeden bu hızda bir döviz kaçışı başlamışsa, o ülkenin enflasyonu düşse de, faizler düşse de, o ekonomi bitmiştir. (Kulağım televizyonda. Başbakan Ecevit konuşuyor, ülkeyi ve halkı aldatıyor. Ekonominin sağlam olduğundan söz ediyor yine.) Ama bu işi bilenler bunlara inanmaz. Hele on günde ülkeden böylesine çok döviz kaçıyorsa, hiç inanmaz. İnanmadığının en belirgin ölçüsü de borsadaki paniktir. 28 Kasım günü borsa endeksinin düşüşü hızlandı ve endeks 10.000 çizgisinin altına indi. Endeks 2000 yılı Ocak ayında 20.000’lerde iken, başta Başbakan Ecevit, iktidar sözcüleriyle yüksek bürokratlar ve çok bilmiş profesörler bu yükselişi yeni ilan edilen Ekonomik Programın başarısına duyulan inanca bağlıyorlardı. Oysa program uygulaması henüz üçüncü ayına yeni giriyordu. Aradan bir yıl geçmiştir. Programın artı ve eksilerinin anlaşılabilmesi için yeterli süre geçmiştir. Ekonomik aktörlerin asıl şimdiki davranışları önemli olduğu halde, borsanın kendi icraatlarına verdiği tepkiye, iktidar sözcüleri hiç değinmiyorlar. Bu konuda soru sorulursa yanıtlarını esirgiyorlar.

Sadece borsada mı olumsuz tepkiler? Enflasyonda 2000 yılı için ilan edilen hedefler büyük ölçüde geçilmiştir. Kasım ve Aralık aylarında zamma zorlandıkları elektrik ve akaryakıt fiyat artışlarıyla yıllık endeks TÜFE’de en az % 40’ı bulacağa benzer. Oysa % 25’de kalacağını ilan edip, işçi, çiftçi ve memurun haklarını yemek için fırsat saymışlardı. Enflasyon, yine işçi ve çiftçileri ezme pahasına iktidarın bir ölçüde başarılı sayılacak alanıydı. Diğer göstergeler berbadın berbadı. 2000 yılı dış ticaret açığı son üç yıl açığının toplamını aşmıştır. Ödemeler dengesi 20 yıldır görülmemiş açıklar vermektedir. Faizler fırlamış, bir gecelik faizler en az % 170 ve bazı günlerde % 400’ü bulmaktadır. Döviz rezervleri 20 yıldan beri ilk kez büyük bir hızla azalmaktadır.

ALDATIYORLAR

Biz bu sayısal veriler içinde Gayri Safi Milli Hasılanın, ya da milli gelirin arttığı şeklinde düzenlenen istatistik verilere de inanmıyoruz. Hani derler ya, “Kedi de bir okka, ciğer de bir okka.” Milli gelir artmışsa, kiminki arttı? Köylü geliri büyük ölçüde, hem nominal, hem de reel ölçüde azaldı. İşçi, memur gelirleri reel olarak azaldı. Zaten programın bir hedefi de bunları azaltmaktı. Sadece onlar mı? Bankacılık kesimi zor ayakta durabiliyor. Dış ticaret filosu borca batık, hükümetten yardım bekliyor; yoksa borçları ödemeyiz, “kefilimiz olan Emlak Bankasını batırırız” diye de hükümeti tehdit ediyor. Bakkallar ve esnaf “yandım Allah” feryadında. Eğer geliri artanlar varsa bunlar halkın çok küçük bir oranı.

Ecevit, “Avrupa bizi aldattı” diyor. Ama o da halkı aldatıyor. Batan bankalar, ticaret filosunun sahipleri, hergün aile ve birey bütçesi daralan emekçi, çiftçi ve esnafın haline hiç aldırmadan halkın karşısına geçip, alay eder gibi “ekonominin iyi durumundan” söz edebiliyor. Ecevit bu yolda inandırıcı başka kanıt bulamayınca, Para Fonu ve Dünya Bankası uzmanlarını tanık gösteriyor. Başka konularda yabancıların tanıklıklarına sinirli yorumlar getiren, diplomatik kuralları hiçe sayıp onlara hakaretler bile savuran Ecevit ve ortakları, ekonomik durumunu öven IMF ve Dünya Bankası uzmanlarının tanıklıklarını göklere çıkartıyor. IMF ve Dünya Bankası elbette programı beğenecekler, çünkü ekonomiyi hükümet değil, onlar yönetiyorlar.

Hükümetin bir yıl önce IMF’ye verdiği niyet mektubu ile başlayan ekonomik program belirttiğimiz gibi ve belirttiğim nedenle, yani özellikle yanlış döviz kuru politikasından dolayı bel vermiştir. Özeti budur.

BANKALAR SORUNU

Aslında olay bankacılık hukukunda Turgut Özal’ın yaptığı değişikliğe kadar varan derinliğe sahiptir. 1980’lerde meydana gelen kredi kurumlarındaki yolsuzlukları göz önünde tutan askeri yönetim bankalar ve borsa konusunda yeni bir sistem getirmişti. İktidar Turgut Özal liderliğinde ANAP’a geçince üç önemli değişiklik yapıldı.

Birinci olarak, banka ortaklarının mutlaka gerçek kişi olması gerekiyor, tüzel kişilere ortak olma hakkı tanınmıyordu. Tüzel kişilere konan bu yasak Turgut Özal döneminde kaldırıldı.

Üçüncüsü, bir bankanın, sermayesine sahip ya da yönetiminde bulunacak kişilerle ilgili şirketlere açabileceği kredilere getirilen sınır kaldırıldı.

Böyle olunca, bir kişi koyduğu sermaye ne olursa olsun sınırsız mevduat toplayabilir ve bunu kendi şirketlerine kredi olarak aktarabilir hale geldi. Banka kurup içini boşaltmanın hukuksal yolu böylece açılmıştı. Ancak öyle bir ekonomik çerçeve oluşmalıydı ki, çok yüksek kârlar elde edilsin, yani soyulabilecek bir fon oluşsun. Bunu da ölçüsüz derecede yüksek devlet borcu faizleri sağladı. Bu durumda, kendi firmalarının finansmanında güçlük çekenler ucuzundan banka kurma ya da satışa çıkartılan eski bankaları satın alma yoluna girdiler. Kimi, eski özel kesim bankalarını aldı. Örneğin Cavit Çağlar eski sahiplerinden İnterbank’ı, Kamuran Çörtük de Derviş Temel’den Der Bank’ı –şimdiki adı Bayındırbank– satın aldı. Kimileri de zamanın başbakan ya da devlet bakanının himmetleriyle, satışa çıkartılan devlet bankalarını satın aldılar (Etibank, Sümerbank). En büyük vurgun Ticaret Bankası’nda vurulacaktı ki iş son dakikada tam deyimiyle direkten döndü.

Yeni banka patronlarının işi işti. Yüksek faizler ile sermayelerinin kırk, elli katı kadar mevduat topluyorlardı ama faizleri % 130 ya da 140’a varan devlet tahvili ve hazine bonoları ile, yani net %30-40 kârla ticaret yapıyorlardı. Aradaki geniş kâr marjları hem bankacılık işlerini yürütmeye, hem de bankada biriken fonları büyük ölçüde kendi holding firmalarına hortumlamaya yetiyordu. Özellikle ANAP-DSP-DTP koalisyonu dönemi ve bu dönemde Mesut Yılmaz ile Güneş Taner’in en hafif nitelemeyle “isabetsiz” politikaları, DSP liderinin de bu ikiliye at koşturmaları için sınırsız imkan tanıması soyguncuların balaylarının uzaması sonucunu verdi.

Bunları şunun için anlatıyoruz: Devlet kağıtlarında faizler düşürülecekse, cari mevzuatın böyle bir banka sistemiyle devleti altına sokacağı yükleri hesaba katmak gerekirdi. Yağ ve bal ile beslenerek acaip şekilde sağlığı bozulan Türk banka sistemi, devletin borçlanma faizleri düşürülünce Hazinenin başına öyle büyük işler açtı ki, düşük faizlerden sağlanan fayda uğranılan zararların yanında neredeyse hiç kaldı. Devlet eski oranlarda faiz ödeseydi 2000 yılında 8 katrilyon fazla faiz ödeyecekti. Banka batışlarının Hazineye yıktığı yük ise bundan daha fazla: Bizim hesabımıza göre 12 katrilyonu bulacak düzeyde.

İnsan ister istemez düşünüyor: Böylesi icraat ve politikalar gafletten ötürü olamaz. Bunlar istenerek yapılmış, bankalar bile bile batırılmış olmalı... Bu olasılığa üç kamu bankasının başına gelenler güç verdi. 15 Kasım günü TBMM’de kabul edilen bir yasayla Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Emlak Bankasının statüleri değiştirildi, bunların anonim şirket haline getirilecekleri belirtildi. Bildiğimize göre bir anonim şirketin hissedarları, hisse senetlerinin nasıl çıkartılacağı, yönetim ve denetim şekilleri önceden belli edilmek gerekir. Bu değişimi sağlıyan 4603 sayılı yasaya göre bunlar henüz belli değildir. Yasanın ikinci maddesine göre, “Bankaların (bağlı ortaklık ve iştiraklerindeki paylar dahil) etkin, verimli ve özerk biçimde çalışmalarının sağlanması amacıyla yeniden yapılandırılmalarına ilişkin usul ve esaslar 4059 sayılı yasanın 2. maddesinin b fıkrası uyarınca ve mevcut düzenlemeler dikkate alınarak Bakanlar Kurulunca düzenlenir.”

Bu alıntıdan anlaşılacağı üzere, bu üç bankanın iç yapıları ve gelecekleri belli değildir, ilerde belli olacaktır. Toplum yaşamında büyük yerleri olan bu üç bankanın, özellikle yüz yılı aşan tarihiyle toplum yaşamımızda büyük yer tutan Ziraat Bankasının üç yıl gibi bir sürede de olsa özelleştirilmesinin yolunu açan bu kanun hükümetin finans sektörünü yabancı sermayeye teslim hazırlıkllarında nekadar gözükara davrandığını gösteren önemli bir işarettir. Çünkü, özellikle Ziraat Bankası’nı devralmaya yerli hiç bir sermaye grubunun gücü yetmez. Bu kadar büyük bir banka mutlaka yabancı sermayeye devredilecektir. Batan bankalardaki rezaletler bu maksatla şimdi ortaya seriliyor. Yani, “Biz bu işi beceremiyoruz. Yabancılara verelim gitsin!” dedirtmek için. Bunun böyle olduğu, IMF’nin bu üç büyük kamu bankasının mutlaka devletleştirilmesi üzerinde ısrarındanda anlaşılıyor. Fon yetkilileri son çıkan yasayı “Ekonomik Program”ın en esaslı gereği saydıklarını hiç gizlemediler.