Kapitalizm ve sosyal haklar

Son dönemde ve özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliğine—oldukça farklı bir statüde de olsa aday olarak kabul edildiği Helsinki süreci sonrasında sosyal kavramlar eskisine oranla daha fazla kullanılır hale geldi. Metaların yanı sıra, ilkeler ve sözcüklerin de enflasyonunu yaratmakta hayli yol kat etmiş bulunan kapitalizmin teorisyenleri, kavramların içini boşaltarak kullandırma ve gerçek içeriklerini unutturma alanında da büyük bir başarı elde ettiler bu süreçte. Şaşırtıcı olan ise, sol'un önemli bir bölümünün, bu oyunu ya göremediği ya da görmek istemediği için, oyunun bir parçası olmayı kabul edişidir.

DEMOKRASİ

Bu garip oyunda en fazla yer alan ve bu nedenle de en fazla tahrip edilen kavramların başında Demokrasi ve İnsan Hakları geliyor. Monarşik devlet düzenine başkaldırı sonucunda, halkın temsiline dayanan ve bu nedenle eşitlik, özgürlük ve birlik-bütünlük kavramlarıyla bütünleşen "demokrasi" yıllar itibarıyla erozyona uğratılmış ve bugün en fazla burjuvazi tarafından savunulur hale gelmiştir. Ancak çeşitli kaynaklar incelendiğinde, gerçekte bu kadar net olan demokrasi kavramının nasıl farklı tanımlamalara tabi tutulduğu da görülmektedir :

1- Egemenliğin halktan kaynaklandığı yönetim biçimi, siyasal sistem. Halktan kaynaklanmak: muhtemelen bugün uygulandığı biçimiyle "demokratik" seçim sistemleri üzerinden iktidara gelen azınlığın çoğunluk adına karar aldığı yönetim biçimi.

2- Bir kurum, bir topluluk içerisinde kişilerin karşılıklı hak ve özgürlüklerinin varlığına dayanan yaşam biçimi. Bu tanımlama ilk anda doğru ve hakça görünüyor olsa da, halktan hiç söz edilmediği için burjuvazinin salt kendi yaşam alanlarında ve yine kendi çıkarlarını yükseltmeye dönük bir demokrasiden söz edildiği açık. Olayın tek tek bireylere indirgendiği ve "demokraside bireyin hakları, karşı tarafın haklarının başladığı yerde biter" öğretisiyle topluma benimsetilerek kolektivizmin yok sayıldığı görülmektedir.

3- A. Lincoln'ün tanımlamasına göre demokrasi, "halkın, halk tarafından ve halk için yönetilmesini gerekli kılar". Ancak kapitalist sistemde halk çeşitli alt katmanlara bölündüğü, bu katmanlar arasında bir eşitlik sözkonusu olmadığı, tersine, aralarında çıkar çelişkileri nedeniyle güçlü bir sömürü ilişkisi tesis edilmiş olduğu için, bu tanımlamada "halk" kavramının açılması gerekmektedir. Özenle yaratılan kavram bunalımı içinde en büyük fırtınanın koparıldığı kavramlardan birisi de işte bu "halk" tanımlamasıdır. Tıpkı demokrasi kavramında olduğu gibi halk kavramında da bir hayli çeşitlenme olduğu göze çarpmaktadır. Sosyal bilimlerde halk, "toplumsal, kültürel düzeyleriyle genelden ayrılan gruplara ve yönetici sınıflara, kentsoylulara karşı olan, toplumun büyük çoğunluğu" anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımlama, Lincoln'ün demokrasi tanımı içinde geçen "halk" kelimesinin yerine konduğunda ise bugün dünya halklarının neredeyse tamamının demokrasiyi YAŞAMADIĞINI söylemek mümkündür.

Diğer yandan demokratik istem, başlangıçta özü bakımından bireyci bir istemdi. Bireylerin doğuştan özgür ve eşit oldukları varsayıldığında, sorun, "bu özgürlük ve eşitliği korumak için bireyleri bireysel yaşama saygılı bir iktidar çerçevesinde olabildiğince sıkı biçimde birleştirmek" olarak görülür. Eski Yunan'da yalnızca köle sahipleri için doğrudan siyasal demokrasi yaratıldı, çünkü köleler ve yabancılar yurttaş olarak görülmüyordu. Bütün Ortaçağ boyunca, özellikle dinsel tarikatlarda belli belirsiz var olan demokrasi düşüncesi bireyin üstünlüğünün ilanı olan Rönesans ile birlikte yeniden canlanmış ve J. J. Rousseau'nun "halk egemenliği" adıyla bilinen kuramı ile açıkça ortaya çıkmıştır. Rousseau'ya göre, halkı oluşturan bireylerden her biri, genel iradenin yönetimi altında ve toplum sözleşmesiyle herkesin ortak kullanımına sunulan iktidarın bir bölümünün sahibidir, genel iradenin kaynağı da bütün toplumdur. Toplum yalnızca kendi çıkarını gözeteceği için genel irade her zaman kamu yararına çalışacak ve birey özgür kalacaktır, çünkü toplum, genel iradeye boyun eğmekle aslında kendine boyun eğmiş olacaktır. Bu irade, genel oy, doğrudan demokrasi ve çoğunluk kuralıyla ortaya çıkar. Bu bağlamda hiç bir yurttaşın, kendisinden ayrılması düşünülemeyen ve kendi özgürlüğünün güvencesi olan otorite ya da iktidar parçasını tanımaması ya da bir başkasına devretmesi söz konusu olamaz; çoğunluk kuralı bu özgürlüğü tartışma kuralı yapmaz.

Mülkiyet ve üretim ilişkileri, bu ilişkilerin genel iradenin belirlenmesindeki rolü açısından hiç sorgulanmayan bu kuram, dönemi içinde oldukça ilerici sayılabilir. Fakat sosyal demokratlar ve ılımlı devrimciler, bu halk egemenliği kuramının tersine, temsili demokrasiye götüren “ulusal egemenlik” kuramının savunucusu olmuşlardır. Buna göre, iktidarın bir parçasını elinde tutan birey değil, soyut ve bölünmez, kollektif bir bütün olarak ulustur. Bu kurama göre, ancak tüm ulusun seçilmiş temsilcileri ulusal iradeyi ete ve kemiğe büründürebilir. Bu nedenle, klasik liberal demokrasi, doğrudan demokrasiden esinlense bile özü bakımından temsilidir.

İnsanlar arasında gerçek ve tam bir eşitlik olmadığı sürece, özgürlüğü yalnızca ayrıcalıklı zümrelere has bir biçim olarak tanımlayan Marksizm'e göre ise toplumsal örgütlenmenin, otoritenin ilk amacı bu eşitliği sağlamak olmalıdır. İktidarın en kalabalık sınıf anlamına gelen halk tarafından ele geçirilmesi ve kullanılması bu amaca yönelmelidir. Buna göre, iktidarın işlevi, bireysel yaşama indirgenemeyecek şeyleri örgütlemek biçimindeki en küçük işlev değil, ideal toplumu yaratmak biçimindeki en büyük işlevdir. Böylece, basit siyasal demokrasinin yerini tam demokrasi, özellikle de toplumsal demokrasi alacaktır. Mülkiyeti elinde bulunduran kapitalin egemenliğinin son bulması, sınıflar arası karşıtlıkları ve dolayısıyla iktidar için yarış kavramını da ortadan kaldırır.

ULUS–DEVLET

Kapitalist ekonomik sürecin basit dinamiği günümüz liberal demokrasisinde de bir dönüşüme yol açmıştır. Bu bağlamda, zaten egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda biçimlenen devlet yapısı, egemen sınıfın daha da güç kazanmasıyla birlikte "ulusçu olma" (Nation States) niteliğinden de vazgeçmiştir.

1900-60 döneminde bütün dünyada ulusal motifler öne çıkarılmış, ulusun bağımsızlığı ve egemenliği gibi kavramlar, ulusun bütünlüğünü tehdit etme gibi bir potansiyeli barındıran tüm akımlara karşı olma, yurttaşlık bilincine sahip olma toplumların öncelikleri haline getirilmiştir. Bu süreç Keynesyen ekonomi politikalarında da destek bulmuştur. Gerçek amaç ise kapitalizmi dünya sistemi olarak geliştirmek ve dünya ölçeğinde kapitalist birikim sürecini hızlandırmak için öncelikle her bir ülkede ulusal burjuvazinin yaratılması ve bu sürece toplumsal desteğin sağlanmasıdır. Böylece ulusal kalkınmaya öncelik verilmiş, halkların sırtından kamu iktisadi teşekkülleri oluşturulmuş ve halkın desteğini çekmesini önlemek için parasız eğitim, parasız sağlık, düşük katkılar karşılığı elektrik, su gibi altyapı hizmetlerinden yararlanma olanağı sağlanmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşturulan küresel yapılar (IMF ve Dünya Bankası) üzerinden tek tek ülkelerde özel sektör ve girişimcilik teşvik edilmiş, yerli tüketim özendirilmeye çalışılmıştır. Aynı dönemde—yine yeterli sermaye birikiminin henüz oluşmamış olması ve özellikle sanayi için gerekli altyapının (elektrik, ulaşım, iletişim, su, v.b.) kuruluş maliyetinin özel kesimi aşıyor olması nedeniyle devletler sanayi için gerekli alt yapıyı kurmak ve özel kesim tarafından gerçekleştirilen üretime pazar temin etmek için istihdam yaratmakla görevlendirilmiştir. Yatırım, üretim ve tüketimin birlikte yükseldiği bu süreç toplam istihdamın da artmasına katkı sunmuş ve işgücünün sendikalarda örgütlenerek bir kısım haklar elde etmesine olanak sağlamıştır. Dünya sermayesinin bu tip ulusçu bir yaklaşıma yönelmesinin bir diğer temel nedeni 2. Dünya Savaşı sonrasında Sosyalist Sistem’in sınırlarının dünya ölçeğinde genişlemesi ve daha da önemlisi sosyalist eğilimlerin tüm dünyada yükselen bir trend göstermesi olmuştur. Milliyetçi öğelerin işlendiği bu dönemin bir özelliği de “emperyalizm” tanımlamasında kendini göstermiştir. Sermayenin yayılmacı özelliğinin başarıyla gizlenmesi, devletlerin yayılmacılığını boy hedefi haline getirmiş ve zengin ülkelerin yoksul ülkeler üzerindeki hegemonyasından şikayet edilmiştir. Bu anlamda “bağımsızlık” kavramı ağırlıkla siyasal bağımsızlık olarak algılanmıştır.

Yeni liberal ekonomik sistemin bir gereği olarak içi boşaltılan kavramlardan biri de “bağımsızlık ve egemenlik” olmuştur. Sistem kendi çıkarları gereği sürekli olarak yükselttiği değerlerden –bu da geçici olabilir– artık kurtulmak istemektedir. Toplumsal hareket ise tepki vermekte son derece geç kalmış ve ancak bugün olan biteni anlamaya başlamıştır. İşin daha da vahim boyutu ise, bağımsızlıkçı sol kesimin bu değerlerin hala var olduğunu ve ciddi bir saldırıya uğradığını düşünmesi ve bu nedenle savunma geliştirmesidir. Oysa ülkelerin bağımlılık süreci, kapitalist sistemin kaleleri olan uluslararası finans kuruluşları ile ilişkilenmeleriyle birlikte başlamış ve giderek bu ilişkiler kopulması mümkün olamayacak boyutta karmaşık hale getirilmiştir. Dünya ölçeğinde yapılan bir örnekleme çalışmasının sonuçlarına göre 1998 yılı itibarıyla dünyadaki tüm Merkez Bankalarının nakit değer toplamı 14 milyar ABD doları iken, tek bir günde sadece finansal spekülasyon için kullanılan parasal büyüklük 800 milyar dolar düzeyindedir. Bu anlamda dünyanın yegane süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin bile, sermaye karşısında “bağımsız bir devlet” olduğunu söyleyebilmek zordur. İşte en üst devlet makamlarının bile bugün gelinen noktada bağımsızlık, egemenlik gibi değerleri “demode, bağnaz, küreselleşmenin ruhuna ters düşen geri kalmış kavramlar” olarak tanımlamalarının ardındaki neden budur.

Fakat bu söylem de asıl niyetin anlaşılmasını güçleştirmekte ve sınırlarla birlikte devlet yapılarının da ortadan kalkacağı yönünde iddialar ileri sürülebilmektedir. Oysa kapitalist sistem için ne ırkçı ve aşırı milliyetçi ögelerden, ne de sistemin koruyucusu olma işlevini üstlenmiş devlet yapılarından tümden vazgeçmek mümkündür. Budanan devletlerin sosyal boyutlarıdır.

Öte yandan, yaşanan süreçte tek tek örgütler ve kişilerin bile çıkar ilişkileri düzleminde bağımlı hale getirildikleri, ancak kavram enflasyonu yüzünden kendi içsel muhasebelerini yapmadıkları için ne derece bağımlı olduklarını fark edemedikleri dikkat çekmektedir. İşini kaybetme kaygısıyla birikimini kendinden beklendiği şekilde —sınırlı— aktarmak zorunda kalan eğitimciler, bilim insanları, örgütünü genişletme amacıyla çeşitli yabancı kaynaklardan fon teminini hedefleyen ve bu nedenle örgüt ilkelerini açık bir dille telaffuz etmekten çekinen Sivil Toplum Kuruluşları yöneticileri, kariyer sevdasıyla ilkelerinden, hatta kişiliğinden bile vazgeçebilen ama sonrasında "bu durumun ilke ya da kişilik ile bir ilgisi olmadığı" yalanına inananlar ve hatta sadece bireysel kariyerleri için geçici sürelerle toplumsal mücadelelere katılan ve istediğini (sosyal bir üst-statü olabilir) elde ettikten sonra mücadeleden kopanlar, sistem tarafından bağımlı hale getirilmiş kişi ve kurumlar değiller midir? Bilim ve sanat gibi gerçekte tüm insanlığın ortak değerlerini simgeleyen ürünlerin bugün sadece sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda üretilir olması aynı yabancılaşmanın sonuçları değil midir?

“İNSAN HAKLARI”

Sulandırılan bir başka kavram ise “İnsan Hakları”dır. Salt siyasi haklar düzleminde bile sınırlı olarak işlenip tartıştırılan bu yeni moda insan hakları geniş kitlelerce savunulmakta, “Dünya halkları bu kadarı ile yetinmek zorunda mı?” şeklinde bir sorgulama ne yazık ki yapılmamaktadır. Sınırı kapitalist düzen tarafından belirlenmiş bu kavram toplumlara demokrasiyi çağrıştırmakta ve yine bu kesimler sözkonusu hakların var olduğu bölgelere kolayca “demokratik” payesini verebilmektedirler.

Bu bağlamda Avrupa Birliği ile ilgili doğru bilgilerin toplum içinde yaygınlaştırılması da son derece güçleşmiştir. Çünkü insanlar adeta denize düşen yılana sarılır sözünü doğrularcasına “görece iyi” ile yetinip en iyiyi unutabilmektedir. İşveren lobilerinin karar mekanizmalarına yerleştiği bir AB, ne Türkiye ve ne de Avrupa emekçilerinin bilinçli tercihi olmalıdır. Tüm insanlığın eşit ve özgür olamadığı bir düzende, belli bir coğrafyadaki görece eşitlik ve özgürlükler de kalıcı olmayacaktır. Tıpkı bugün Avrupa Birliği'nde yaşandığı gibi.

Avrupa Birliği'nin anayasası işlevini gören Antlaşma (E.U Treaty) ciddi bir revizyona tabi tutulmuş ve hazırlanan yeni metnin Aralık ayı başında Fransa'nın Nice kentinde yapılacak Hükümetlerarası Konferans’ta imzaya açılmasına karar verilmiştir. Revize edilmiş metne göre bundan sonra Avrupa Birliği halkları, Dünya Ticaret Örgütü’nde Avrupa Komisyonu tarafından tam yetki ile temsil edilecek, A. Komisyonu’nun diğer yetkileri de genişletilirken A. Parlamentosu’nun işlevleri daraltılacak, Komisyon ve Konsey içerisinde müzakere edilecek konular için bundan böyle molalar kaldırılacak ve kararlar uzun uzadıya tartışılmaksızın alınacak, Amerika Birleşik Devletleri karar mekanizmalarında uygulanan "fast track" karar alma yöntemi AB’ye ithal edilecek ve böylece en olmayacak yasalar bile bir gecede çıkarılabilecek ve nihayet geçen yıl ülkemizde çok tartışılan, görkemli protestolara neden olan uluslararası tahkim sistemi Avrupa Birliği'nde de uygulanacaktır.

Bu önemli değişikliğin bir boyutunu da sosyal haklar oluşturuyor. Ancak AB'de ilk kez temel haklar anayasaya dahil edileceği için ülkemizde olayın sadece bu yönü tartışılıyor ve “AB temel haklar şartının antlaşmaya dahil edilmesiyle birlikte nihayet tam anlamıyla sosyal bir birlik olacak” deniliyor. Oysa söz konusu Temel Haklar Şartı, bugüne kadar elde edilmiş pek çok kazanımı ve hatta Avrupa Sosyal Şartı ile bağlı protokollerini bile yok sayan bir içeriğe sahip. Yeni sözde Temel Haklar Şartı içinde hiç anılmayan gerçek temel haklar ise şöyle: Ücretsiz kamu hizmetlerinden yararlanabilme hakkı, araştırma yapma özgürlüğü, fikri mülkiyet haklarının (patent ve telif hakları) toplumsal yarar gözetilerek kullanılması koşulu, sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanabilme hakkı. Ayrıca Şart'ta geçen bazı tümceler de son derece ilginç tasarlanmış. Örneğin, “Her birey sağlık, eğitim ve benzeri kamu hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir” ifadesi yerine “AB, kamu hizmetlerinden yararlanma hakkına saygı duyar” gibi sadece tavsiye niteliğinde hükümler yer almaktadır. Meslek seçme hakkı, bir hak olarak tanımlanırken, çalışma hakkından hiç söz edilmemektedir. Dahası, “Tasarı Metin”de sözgelimi işçi haklarıyla ilgili olarak “İşçiler ve İşverenlerin veya bunların ilgili kuruluşlarının, topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre uygun düzeylerde” toplu sözleşme ve grev hakkına sahip oldukları belirtilerek (Madde 28) ileride Birliğe katılabilecek Türkiye gibi ülkelerin “aşıldığı” ileri sürülen ulus-devletçi (sermaye yanlısı) uygulamalarının sürmesine de açık kapı bırakılmıştır.

Özgürlük, eşitlik ve demokrasi gibi tüm insanlığın ortak değeri olan kavramlar, başlarına “az”, “biraz”, “çok” ya da “en fazla” gibi sıfatlar konularak kullanılamayacak kavramlardır. Dünyanın bir yerlerinde sömürü hala devam ediyorsa, sizin özgürlüğünüz de tehdit altında olacaktır. Üstelik kapitalist bir toplumda tek başına üretim ilişkileri bile eşitlik ve özgürlüğün yaşanamayacağının kanıtıdır. İşte bu yüzden sistem yanlılarının demokrasi havariliği ve insan hakları savunuculuğu yapmaları emekten yana güçler tarafından alkışlanmamalı, tersine, teşhir edilmelidir.