İran'da kadının durumu. Toplumsal gerçekler ile şeriatın diyalektiği

İran tarihinde kadınların rolleri ve statüleri bakımından önemli değişmeler yaşandı. Bu değişmelerde modernleşme, Batılılaşma, milliyetçilik ve İslam dini arasındaki etkileşimde durmadan kayan dengeler önemli rol oynadı. Her aşamada kadın hakları ve kadın mücadeleleri değişimin odak noktasında yer aldı. İran’da kadının durumu toplumun modernleştirilmesi ve bağımsız bir ülke kurulması tartışmalarının kilit alanlarından birisi oldu. Kadının rolünün ve durumunun tanımlanması, siyasi çıkarların görüşlerine destek bulmak ve devlet gücünü kontrol ettiklerini göstermek için önemli bir arena oldu. Bunun İran’da neredeyse yüzyıllık bir tarihi vardır.

ŞAH DÖNEMİ

Rıza Şah Pehlevi 1936-41 döneminde kadınların çarşaf giymesini yasakladı ve kadınların her düzeyde kamusal eğitim alması için adımlar attı. 1953’de Musaddık’ın devrilmesinden sonra, Muhammet Rıza Şah’ın modernleşme programının bir parçası olarak kadınlara oy hakkı verildi. 1967 tarihli Aileyi Koruma Yasası çıkarıldı ve 1975’de kadınların lehine yapılan değişiklikleriyle de kadınların durumunu daha eşitlikçi yönde düzenledi. Bu yasa, çok sayıda kadınla evliliğe sıkı sınırlamalar getirdi; boşanmayı erkeğin üç kere tekrarlanan "boş ol" sözüne bağlı olmaktan çıkardı; boşanma için hem erkeklerin hem de kadınların mahkemeye gitme zorunluluğunu getirdi ve boşanma nedenlerinin her iki cins için de aynı olması kuralını koydu; çocukların velayetinin ise mahkemeler tarafından kararlaştırılmasını mümkün kıldı. Evlilikler resmi nikaha dayandırıldı. Aynı dönemde, okula giden ve dışarıda bir işte çalışan kadınların sayısı arttı. Bu değişiklikler esas olarak Batı değerlerine sahip yeni orta sınıf kadınlar tarafından harekete geçirilmiş olsa bile, diğer kadınlar üzerinde de etkili olmaya başladı.

1970’lerde yükselen popülist İslamcı politika sosyoekonomik adalet ve antiemperyalizmin temeli olarak İslama dönmeyi savunuyordu. Ama toplumda bölünmüşlük ve kültür düalizmi vardı. Bir yanda, oldukça Batılılaşmış, pekçoğu da Batı’da okumuş güçlü kentli elitler ve yeni orta sınıf bulunuyordu. Öte yanda ise "geleneksel" popüler sınıflar vardı. Kentsel popüler sınıflar, geleneksel orta sınıflar veya bazariler (esnaf) mollalarla ailevi, ideolojik, pratik bağlantıları ve yakınlıkları olan sınıflardı.

DEVRİM SONRASI

1970’lerde geleneksel popüler sınıflar yeni orta sınıfın memnun olmayan kesimleriyle siyasal bir muhalefette birleştiler. Pehlevi rejiminin yıkılması dinci molla rejiminin hakimiyetiyle sonuçlandı. Devrim sırasında laikler ve solcular birkaç ay süren bir özgürlük havasından sonra siyasal hakimiyetlerini kuran mollalar ve yakın güçleri tarafından birer birer bastırıldılar, ağır zülme uğrayarak hükümetten uzaklaştırıldılar.

Devrim sonrası İran’da ideal kadın olarak tanımlanan varlık hem devrimci hem de Müslüman bir toplumun gereklerine uygun bir tipe sahip olacaktı. Kadın dini pratiklere ve İslamın tevazu kurallarına göre örtünecek, iyi anne ve eş olacak, fakat aynı zamanda toplumunun sosyal, siyasal, kültürel işlerinde aktif ve eğitilmiş olacaktı. Bu tanımdan hareket eden mollalar rejimi birbiriyle çelişkili iki temel politikayı uygulamaya koydu: Kadınların devrim destekçisi olarak siyasal yaşama katılmasını teşvik etmek; ama öte yandan kadınlarla ilgili şeriat yasalarını geri getirmek. İlki kadınların oy hakkının korunmasını sağladı. Devrim sırasında ve sonrasında kadınların büyük çaplı, örgütlü ve çok aktif şekilde politikaya ve gösterilere katılımı, kadınların, özellikle de popüler sınıfların kadınlarının siyasal destek potansiyelleri bakımından önemini gösterdi. Humeyni rejimi kadınlarla ilgili şeriat kurallarını geri getirmesine rağmen, çelişkili bir biçimde, kadınların kamu kesiminde siyasal mobilizasyonunun meşru, hatta gerekli olduğunu düşündü. Bunun için kızların eğitimini ve kız okullarını teşvik etti; özellikle, İran-Irak Savaşı sırasında kadınların kamusal alanda aktif yer almalarına destek verdi. İran anayasasına göre, devlet kadınların haklarını İslam standartları çerçevesinde garanti etmek, kişiliğini, maddi ve ruhi haklarını geliştirecek ortamı sağlamakla görevli sayılıyor. Eğitim sistemi de kadınları bu ikili role hazırlama görevi görüyor. Ayrıca bu sürekli eğitim anlamına geliyor ("beşikten mezara öğrenmek"). Okuryazarlık oranını yükseltmek için sürekli eğitim programları kitlesel olarak uygulandı ve özellikle kırsal kesim ve göçer erişkin kadınlara yöneldi. Bu program bir yandan okuma-yazma, hesaplama, diğer yandan İslam kültürü ve siyaseti kadınların toplumdaki rolleri, kişisel, ailevi, toplumsal sorumlulukları konusunda bilinç vermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla, bu haliyle esas amacı hakim siyasal otoritenin sosyal ve siyasal ideolojisini yerleştirmek, statükonun yerleşmesine hizmet etmek. Ama bu sayede bu programlarda çalışan kadınların sayısı çok arttı. Kadınların okuryazarlık oranı 6 yaşından büyük nüfus için 1976’da %25’den 1996’da %74’e çıktı. Bugün okula giden kızların oranı %80 ve erkek çocuklarınki ile aynı. Üniversite öğrencilerinin %40’ı kız ve iki yıl öncesinden başlayarak üniversite giriş sınavlarında kazananların çoğunluğu kızlar olmaya başladı. Bu yıl bu oran %58.

Kadınlar siyasal karar süreçlerinde son derece düşük düzeyde temsil ediliyorlar, fakat seçmen olarak oyları belirleyici önemde. Seçimlere katılma oranları yüksek. 1999 seçimlerinde oy verenlerin %55’i kadındı. Kadınlar haklarının bilincinde olarak oy kullanıyorlar ve kadın hakları ve reform taraftarlarını destekliyorlar. 290 üyeli Mecliste 15 kadın üye var ve bunlar tutucu değil, ılımlı.

Bütün bunlara rağmen kadınların kamusal faaliyetleri sadece belli alanlarda desteklendi. Şeriat yasaları bunların sınırını çizdi. Şii mollalar Aileyi Koruma Yasası’nı hiçbir zaman benimsemediler. Ayetullah Humeyni hareketi, ABD İngiltere ve İsrail müttefiki Şah’ın çıkardığı, İslama aykırı ve tepeden inmeci olduğuna inanılan bu yasayı, toprak reformu ile beraber, en başta gelen taarruz hedefi olarak kabul etti ve hemen iptal etti. Bundan sonra gelen anayasal ve yasal değişiklikler ve uygulamalar Şii şeriat ilkelerine dayanarak kadınların özel ve kamusal alandaki varlık biçimlerini tümüyle denetlemeyi ve baskı altına almayı hedefledi. Devrim rejiminin iktidara gelir gelmez yaptığı ilk işlerden biri neredeyse yüz yıllık tarihi olan çok zor mücadelelerle kazanılmış ve modernleşme, demokratikleşme ve kültürel çoğulculuk çabalarının ayrılmaz parçası olan kadın haklarını geri almak oldu.

AYRIMCI UYGULAMALAR

İranlı kadınların "anayasal şiddet" olarak nitelendirdiği, kadınlara karşı ayrımcılık siyasetinin temel alanları şöyle özetlenebilir: Birini öldüren kişinin ödemesi gereken kan parası olan "diyet parası" kadın için yarı yarıya. Erişkinlik ve hukuki sorumluluk yaşı erkek için 15, kızlar için 9. Taşlanarak öldürmede erkek beline kadar, kadın göğsüne kadar gömülüyor. Erkek "içkin" olarak ailenin reisi. Kocanın izni olmadan kadının çalışması, herhangi bir sosyal faaliyeti, hatta evden dışarı çıkması bile mümkün değil. Kadının evlenmesi babasının veya büyükbabasının onayına bağlı. Kadınlar gayrimüslimle evlenemez. Evli kadının pasaport için başvurusunda kocasının izni gerekiyor. Kadının boşanma talebi kocanın onayı olmadan gerçekleşemiyor. Kadının yurt dışında boşanmasının geçerli olması için İran konsolosluklarında tekrarlanması gerekiyor. Kadın bu yapılmadan yurtdışında tekrar evlenirse zina yapmış sayılıyor ve İran’a seyahat ederse bu zina cezası olan taşlanarak öldürülme cezasını gerektiriyor. Baba çocukların tek vasisi. Kadının aile içinde şiddete maruz kalmasına karşı koruyucu hüküm yok; mahkemeler kadının davranışını kocasının sert muamelesine yol açan saygısızlık ve tahrik sayıyor, davayı kadınla erkeğin kendi aralarında anlaşmasına bırakıyor.

Kadınların anayasanın "siyasal güç" alanları olarak tanımladığı yedi alanda (liderlik, yürütme, yasama, yargı, uzmanlar kurulu, Ulusal Güvenlik Kurulu, Uygunluk Temyizi Meclisi) görev alma koşulları (sadece erkeklerin aldığı fetva verme yetisi için gerekli dini nitelikler) uygulamada kadınları hemen tümüyle dışlayacak şekilde tanımlanıyor. Bu koşullar kadını aynı zamanda üst düzey yetkili pozisyonlardan da dışlıyor. Kadınların hakim olması yasak. Sadece sorgu hakimi veya savcı yardımcısı olabilirler, karar yetkileri yok.

İslam rejiminin cinsiyet ayırımcılığı kadını görünmez ve tümüyle güçsüz kılmak için kadın yaşamının her veçhesini denetim altında tutmaya çalışıyor. Bu baskı, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü alanında, iletişim alanının tümünde, sanatta, edebiyatta, kişilerin davranış biçimlerinde, dış görünüşü ve giyim-kuşamında ciddi bir sansür ve kısıtlama olarak ortaya çıkıyor. Kadınlar ev dışına çıktığında elleri ve yüzü hariç bütün vücudunu kara çarşafla kapatmak zorunda. Bütün kamu kuruluşlarına, üniversitelere, havaalanlarına ayrı kadın kapılarından girmek ve ruj ve vurucu silah taşıyıp taşımadıkları bakımından aranmak zorundalar. Bir üniversitede bir kadın kıkırdama şeklinde güldüğü için cezalandırılabiliyor. 1997’de ve 1999’da daha ılımlı molla Muhammed Hatemi’nin seçilmesi ile çok sınırlı gevşemeler bir özgürlük havasının geleceği ümidini doğurduysa da pek çok alanda baskılar arttı. Örneğin parlamento kadınlar bakımından İran tarihinin en gerici iki yasasını kabul etti. Bunlardan birincisi bütün sağlık ve eğitim kuruluşlarının cinsiyet temelinde ayrılması. Bütün sağlık kuruluşları –hastane, klinik, laboratuar, muayenehane, eczane vb.– tamamen cinsiyet temelinde ayrılmış. Kadın öğretmenler 10 yaşından büyük erkek çocuklarına öğretmenlik yapamıyor, ancak kız okullarında çalışabiliyorlar. Erkek öğretmenler kız okullarında çalışamıyorlar. İkincisi ise, dergi kapaklarında ve gazetelerde kadın resimlerinin basılmasının ve islam yasalarının karşı çıktığı kadın ile erkek arasında çatışma yaratacak yazıların yayınlanmasının yasaklanması idi. Hatta Haziran 2000’de Le Monde, L’Express, Le Figaro gibi yabancı gazetelerdeki kadın resimlerini kestiler. Margaret Thatcher, Matisse, Degas kurbanlar arasındaydı. Bir sanat kitabında Degas’nın balerinalarının vücutlarının alt kısmı boya ile kapatılmıştı. Pratikte kadın şarkıcılar medyada yoklar, sadece kadın dinleyiciler önünde şarkı söyleyebiliyor. Dans yasak.

Devrimden hemen sonraki dönemde kadınlar için karanlık tablo bazı faktörlerin etkisiyle farklı dinamikler yaratmaya başladı. Devrim öncesi reformların ortadan kaldırılmasından sonra bunların fark edildiğinden daha derin ve daha popüler olduğu anlaşıldı. Kadınlara kamu kesiminde istihdam olanaklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması onları özel kesimde yer aramaya sevk etti. Birçoğu esnaflık, işkadınlığı, tıp, eğitim, sanat, edebiyat, yazı, yönetmenlik de dahil film yapımının her türlü işi gibi alanlarda, daha önce görülmemiş çok sayılarda kadın, girişimci ve profesyonel olarak çalışmaya başladı. Hatta kadınlar spor alanlarında bile önemli gelişmeler sağladılar. Gene pek çok kadın kamu kesiminde çalışıyor, ama şimdi kentleşme oranının kırsal kesimden daha büyük hale gelmesiyle daha çok sayıda kadın özel kesimde çalışıyor.

REJİMİN İÇ ÇELİŞKİSİ

Kadınların işgücüne katılımını etkileyen etmenler: haklarında çok kayba uğramadan part-time çalışma olanağı, devletin başarılı doğum kontrolü programları yoluyla aile büyüklüğünün hızla düşmesi (yaklaşık 30.000 gönüllü çalışan temel sağlık ve doğum kontrolü konusunda eğitildi ve kendi bölgelerinde kadınlara eğitim vermek üzere yetiştirildi), kızların eğitiminin hızla artması, iktisadi krizlerin kadınları da çalışmak zorunda bırakması. Dünyanın uygulanan en etkili doğum kontrolü programlarından biri özellikle popüler sınıfların kadınlarını yararlandırdı. Ama daha önce değinilen eğitim alanındaki durum kadınların çalışması bakımından özellikle önemli. Çalışmayan kadınların (yani kadınların % 91’i) % 27’si öğrenci, %58’i ev kadını idi. Kentleşme, doğum oranlarının düşmesi ve eğitim gibi etmenler işgücüne katılımı arttırıyor.

Şeriat yasalarına dayanan bir rejimin cinsiyet temelinde derin ayrımcılık ve eşitsizlik yaratması en doğal sonuç. Ama dinci rejimin kendisine siyasal destek bulmak için kadınları mobilize etmek zorunda kalması ve kadınların siyasallaşması kendi içinde çelişkili. Rejim giderek çok sayıda insanı, özellikle kadınları, gençleri ve profesyonelleri kendine yabancılaştırdı. Eğitimli, çalışan, veya siyasallaşmış, siyasal olarak aktifleşmiş kadınlar arasında rejime karşı ciddi direnme yarattı. Sokak gösterileri, basın faaliyetleri, kadın gazeteleri ve dergileri, parlamentodaki kadınların faaliyetleri bu direnişi yoğun olarak yansıtıyor. Daha önce siyasal ve kültürel olarak ayrı kutuplarda yer alan kadınlar kadın hakları konularında birleştiler. Laik kadınlar doğrudan mücadele ederken, daha geleneksel kadınlar arasında ise İslamın reformu mücadelesi başladı. İslamcı feministler geleneksel olmayan ve kadın odaklı İslam yorumlarıyla, Batılı bir cinsiyet ilişkileri modelini savunmak yerine, İslamın içinden mücadele ve reform yapmayı deniyorlar. Bunlar devletin İslamın kadın erkek eşitliğini gerektirdiği sözünü tutmasını ve asırlardır kadınları esir almış uygulamaların toplumun gelişmesinin önüne koyduğu engelleri kaldırmasını talep ediyorlar, devrimin başarısının ataerkil pratiklerden kopuş yaşanmasına bağlı olduğunu savunuyorlar. Son on beş yıldır kadının sosyal ve yasal durumu konusundaki tartışmalar ataerkillik ve ataerkil gelenekler ile İslam arasındaki farklılıkları ortaya çıkarmaya çalışıyor ve kadınların bu konudaki bilinçlerini ve cesaretlerini güçlendiriyor. Ama bu ikisini bağdaştırmanın yolu elbette uygulamada bulunamıyor. Bu nedenle de İslam rejiminin egemenleri ile toplum ve kadınlar arasında ciddi bir gerilim yaşanıyor, çünkü rejimin kendini olumsuzlamadan reform yapmasının olanağı yok. Sonuç da, şimdiki halde, kaos oluyor.