Donkişot bir gün çıkıp gelebilir

İnsan’ın özgürlük arayan bir varlık olduğu söylenmiştir. Ama “insan” ve “özgürlük” soyuta kaçan kavramlardır. Somut insandan ve somut özgürlükten söz etmedikçe ne insan anlaşılmış olur, ne de özgürlük.

İnsanın özgürlük aradığını somut her hangi bir insana bakarak da göremeyiz. Zaten bizim görme kaabiliyetimize işi bırakmadan, insanın bizzat kendisi, tarih içindeki eylemi ile bize özgürlük arayan bir varlık olduğunu göstermektedir.

“Kaçarken bile ‘hayır’ diyebilme” özelliği insanın özgürlük aradığının kanıtı olarak gösterilmiştir. Benzer başka kanıtlar da aranırsa bulunur. İnsan sürekli başkaldırı halinde olan bir varlıktır.

İnsanın başkaldırı halinde bir varlık olduğunun anlaşılması, maalesef bir parça zeka gelişkinliğini gerektirmektedir. Aksi halde, çıplak gözümüzle baktığımız zaman korkan, boyun eğen, ağlayan, teslim olan, bilincini ve emeğini yeri geldikçe ve imkan buldukça satan bir varlık görmekteyiz. Bunun neresi başkaldırıdır?

Ama bir de topluca ve tarihi ile birlikte bakıldığı zaman, şaşırtıcı bir somut insan ile karşılaşırız. Sıradan insanların toptan ayağa kalkıp yürüdükleri, maddi ve manevi bütün putları ayakları altına alıp çiğnedikleri, kurulu her şeyi yakıp yıktıkları sahneler o kadar çoktur ki. Bu sahneleri birleştirdiğiniz zaman, başkaldıran insanı görebilirsiniz.

Bu kadar bir zihin zahmetine katlanmak istemeyenler için de insanı anlamanın bir yolu vardır. Korkan, boyun eğen, emeğini ve hatta ruhunu bile “zorda kaldıkça” satan insan, bunları yaparken ve yaşarken bile başkaldırı halindedir. Burdaki “başkaldırı” durumuna bizi götürecek anahtar kavram, “zorda kaldıkça”dır. İnsan koşullarının ürünüdür ve her koşulda varlığını sürdürmenin yolunu bularak kendini bir çok bin yıldan beri sürekli kılabilmiştir.

Bugünkü dünyanın koşullarına ve bu koşulların ürünü olan insana genel olarak baktığımızda, onun özgürlük aradığından ve başkaldırabileceğinden kuşku duyabilirsiniz. Hele bugünkü durumu 19. Yüzyılın ikinci yarısı ve 20. Yüzyıl başlarındaki dünya-insan gerçekliği ile kıyaslayacak olursanız, başkaldırı geleneğinin tarihe gömüldüğünü bile düşünürsünüz.

BAŞKALDIRI ARTIK OLMAYACAK MI?

Başkaldırı geleneğini tarihe gömecek olan, somut insan ve insanın somut yaşamı açısından her şeyin artık eskisi gibi olmadığı, insanın kendini insan olarak hissettiği bir dünyanın oluşmasıdır. Artık başkaldırıya gerek kalmadığını ileri sürenler böyle bir dünya gösteremiyorlar ama şunu söylüyorlar: Bu dünyanın neresi kötü? “İlerme” yi görmüyor musunuz? Her gün “biraz” daha düzeliyor ya dünya! Zaten “başkaldırı” geleneğini tarihe gömen de, dünyanın kusursuz bir dünya ütopyasına doğru, yavaş, hatta belki çok yavaş ama, şaşmaz bir mantıkla ilerliyor olmasının kanıtlanması değil midir? Marx da zaten toplumsal evrimi, tıpkı burjuva ideolojisinde olduğu gibi, önü kesilemez bir “ilerleme” olarak görmemiş miydi?

Siz eğer, bu söylenenlere rağmen dünyanın gerçekten kötüye gittiği görüşündeyseniz, bu görüşünüzü temellendirmeniz gerekir. Yüz milyonlarca, milyarlarca insan açısından dünyanın, onların yaşam gerçekliğine yansıdığı biçimiyle kötüye gittiğini söylemeniz yetmez; herkes için kötüye gittiğini de kanıtlamanız ve tüm dünyanın, yaşanmışların hepsinden daha büyük, daha derin, daha yıkıcı bir devrime gereksinmesi olduğunu kanıtlamanız gerekir.

Kanıt gene insandır. Bilim, teknoloji, yaratıcılık nerden nereye gelmiş olursa olsun, bütün bunların somut insan üzerindeki sonuçlarıdır önemli olan; buna bakılmalıdır.

Bakalım. Marx’ın, kapitalizme, kapitalizm gününü doldurduğu ölçüde karşı çıktığı, gününü doldurmadığı yerde ve ölçüde, dönüştürücü tarihsel eyleminin hakkını verdiği söylenmiştir. Bunu nasıl anlamalı ve kapitalizme karşı Marksist bir tutum alınacaksa, bu ne olmalı? Marx kapitalizmin, dünyayı kökünden değiştirdiğini söylerken bile ona karşı çıkıyordu. Kapitalizmde Marx’ın “olumlu” bulduğu tek şey, vaktindeki “özgürleştirici” rolü olmuştur. Ama Marx kapitalizmi, değil, insanın geleceği için kapitalizmi de yıkacak olan tarihsel gücü ortaya çıkardığı için “olumlu“ buluyordu. Örneğin kapitalist sömürgecilerin Hindistan’daki eyleminin “yıkıcı” yüzünde gördüğü şey, bu yıkıntı içinden çıkıp geleceğini düşündüğü kapitalizm sonrası gelecekti. Marx’ın aksini düşünmesi olanaksızdı. Kapitalizm kimi nerden özgürleştiriyordu? Yığınları toprağa bağlı kölelikten ve bilinci kiliseye tabi esaretten. Kapitalizmde karşı çıktığı şey ne idi? Yeni kölelik. Çünkü kapitalizm özgürleştirdiği herkesi ve her şeyi kendi tarihsel temelini oluşturmak için “özgürleştiriyordu”. Yani kendine gerekli “yeni köle”yi oluşturmak için “eski köle”yi ortadan kaldırıyordu. Kölelik denilen şeyin kendisi daha da pekişiyordu. En özgürlükçü varsayıldığı ilk döneminde bile kapitalizm özgürlükçü olamazdı. Çünkü özgürleştirdiği her şey dönüp kendisine karşı ayaklanıyordu. Bunun en açık örneği, “özgür emek” olarak topraktan çözüp “özgürleştirdiği” insandı. Kapitalizmin gelişmesine ayak bağı olan tüm tarihsel olgular ve toplumsal kategoriler sermaye sınıfı tarafından bir bir yıkılırken, yani burjuva sınıf her şeyi ve herkesi geçmişin egemenliğinden koparıp kendi egemenliği altına alırken aynı anda “hem “özgürleştirme”, hem de “köleleştirme” olan bir süreç yaşanıyordu. Kapitalizmin tarihi bu nedenle, “özgürleştirdiği” her şeyi dönüp bastırması, acımasızca ezmesi olmuştur. Kapitalizmi de zaten dün olduğu gibi yarın için de, yarattığı bu çelişki karakterize ediyordu.

KAPİTALİZM YARATTIĞI ÇELİŞKİYİ ÇÖZEBİLDİ Mİ?

Marksist dünya görüşü ve tarih kavrayışı kapitalizmi bu temel çelişkisinden yakalar, onun er veya geç yıkılacağını öngörür. Bu öngörünün doğru çıkmadığı, kapitalizmin kendi çelişkilerini çözebilecek bir iç dinamizme sahip olduğunun kanıtlandığı söylenmektedir. Eğer gerçekten de kapitalizm kendi temel çelişkilerini çözerek ilerleyen bir dinamizme sahipse, onu aşan her düzen ve dünya tasarımı (sosyalizm, eşitlik ve özgürlük ve ebedi barış vb.) ya gereksizdir, ya da kapitalizmin devinim süreçlerinden çıkacak bir aşamadır. Hal böyle ise, dünya, bizzat kapitalizm karşıtları tarafından tepe tepe kullanması için kapitalizme sunulmaktadır.

Halbuki “sorun” olan şey tarihsel olarak doğru kavranmışsa “özgürleşme”nin kapitalizme emanet edilemeyecek kadar derin bir sorun olduğu da kabul edilecektir. Herhangi bir sınıflı toplumda, yani sömürü aracılığıyla temel düzenini işletmekte olan bir toplumda, o toplumun işleyiş ilkesi ile “somut insan” arasındaki çelişkiyi ne ortadan kaldırmak olanaklıdır, ne de gizlemek. Bu çelişki, insan varoluşunun bütün alanlarında ve biçimlerinde kendini mutlaka gösterir. Kendisi ile insan arasındaki çelişkiyi çözmekte olduğu varsayılan bugünkü kapitalizmi de bu açıdan gözlemek, izlemek ve anlamak gerekir. Kapitalizm insanın, –evrimi de insanın tasarrufunda olan– tabiatına aykırıdır ve bununtesbiti kapitalizmin ötesine geçen kavrayış için anahtardır.

BAŞKALDIRI NEREYE GİTTİ?

Kapitalizmin insan tarafından örgütlenmiş gayri insani bir toplumsal düzen olduğunu benliğinde hissetmeyen tek bir insan bile yoktur. Ama kapitalizmin seçeneğini arama çabası da iyiden iyiye sönümlenmiş gibidir. Bu da insanın kendi içindeki çelişkisidir.

Kapitalizmin seçeneği olacak özgürlükçü ve adaletçi bir düzenin, yani insanın insan yönü tarafından denetlenebilir bir düzenin oluşturulması çabasını sönümlendirmiş gibi gösteren, kapitalizmin yüksek ikna gücü değil insanın zayıf yönüdür. Çaresiz insan zayıftır ve bugünkü insan neden çaresizdir?

Şundan çaresizdir: Kapitalizmden kurtulmak için denenmiş bir başkaldırı modeli yaşanmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu genel bir tesbittir ve çıplak kanıtlara dayanmaktadır. Doğrudur da. Tarihin en uzun süre ayakta kalabilmiş bir özgürleşme denemesi “yarım” kalmıştır. Ama bu tesbite dayanılarak denilmektedir ki, kapitalizm de zaten, o başkaldırıya (20. Yüzyıldaki proleter ve emekçi halk devrimleri) kaynaklık eden kapitalizm olmaktan çıkmış, kendini değiştirmiş, kendisine karşı olan ve olacak olan başkaldırının gerekçelerini kendi içinde çözerek ortadan kaldırmış ve Marksist anlamda bir özgürleşme devriminin kaynaklarını kurutmuştur.

Ayrıca, bu genel tesbit üzerinden yürüyen “genel bilinç”e göre, “başkaldırı”nın kendisi de zaten, “zorunlu” olduğu zamanda bile “sorunlu” bir tarihsel olaydır. Hiç bir başkaldırı kendi ilkesine sadık kalamamıştır. Çünkü başkaldıranlar, şaşmaz bir kural olarak, ezilmiş yoksul emekçiler veya onlar adına ayağa kalkan entelektüel vicdan olmuştur. Bunlar da zaten “çaresiz”, yani güçsüz kaldıkları için ayaklanmışlardır. Güçsüzlerin ayaklanmasının işleyen dünya düzenini değiştiremeyeceği, belki sadece aksatıp kesintiye uğratacağı besbellidir. Demek ki toplumsal hayatın bambaşka olan ilerleme ve gelişme mantığı karşısında, tüm başkaldırılar, birer “toplumsal cinnet durumu” olmaktan ileri geçememişlerdir. Böyle olunca da “umutsuzluk”tan doğan başkaldırının kendisi “umutsuzluk” kaynağı olmuştur.

Böyle demekte o “genel bilinç” ve sözünü şöyle sürdürmekte: Marx’ın kapitalizme karşı gelişeceğini öngördüğü başkaldırı açısından artık dünyanın çehresi değişmiştir. Marx işçilerin başkaldıracağını söylemişti. Artık işçiler azınlıktadır. Kapitalizm bir kesimi sürekli yoksullaştırıyor, yoksulların sayısını artırıyordu; bu süreç de tersine dönmüştür. Kapitalizmi yıkınca tarihsel devinimin boşluğa düştüğü ve bizzat yıkan güçlerin de zorunlu olarak kapitalizme yöneldikleri kanıtlanmıştır. Bütün bunlardan ve tüm başkaldırıların insana acıdan başka bir şey veremediği kesin olarak anlaşıldıktan sonra elbette “başkaldırı” anlamsızdır ve insanlığın gündeminden çıkmıştır. Dünyanın yeni gelişme vizyonunda “başkaldırı”, olsa olsa, acınası bir Donkişotluktur.

DONKİŞOT MESELESİ

Yanlışlık şurada. “Sadece yoksullar ayaklanır.” Doğru değil. Ama diyelim öyle. Yoksulların ayaklanması nedendir ve ne sonuç verir? Başkaldırının bu tükenmez kaynağından bize ne kalmıştır?

Burada Engels’ten yapılacak şöyle bir alıntı sanırız hiç fena durmayacak: "Dini bir kılığa bürünen bütün Ortaçağ kıyamlarına, çağımızda da bütün proleter hareketlerinin başlangıç aşamalarına özgü çilekeş bir hayat anlayışına, daha o zamandan rastlamaktayız. Bu çilekeş ahlak anlayışı, hayatın her türlü tadından, eğlencesinden uzak durma çağrısı, bir yandan İsparta tarzı bir eşitlik ilkesiyle hakim sınıfların karşısına dikilirken, bir yandan da zorunlu bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamadan geçilmeksizin, toplumun en alt tabakasının kendini harekete geçirmesi imkansızdır. Devrimci şevklerini geliştirmeleri, toplumun bütün diğer unsurları karşısında kendi düşmanca tutumlarının bilincine varmaları, bir sınıf olarak sımsıkı kenetlenebilmeleri için, toplumun en alt tabakaları önce onları mevcut sosyal düzenle bağdaştırabilecek her bir şeyden sıyrılmak zorundadırlar, feci durumlarını o an için azıcık da olsa dayanılabilir kılan, en sert baskının dahi ellerinden alamayacağı son bir kaç hazzı da tepmelidirler. Bu plep ve proleter kanaatkarlığı, taşkın bağnaz biçimiyle olsun, özünde olsun, Lüther'ci şehirli ahlakının ve ( ...) İngiliz Püritenlerinin bütün sırrı burjuva eli-sıkılığından ibaret burjuva kanaatkarlığından apayrı bir şeydir. Çağdaş üretim güçlerinin gelişmesi refahı son derece artırarak İsparta tarzı eşitliğin gereğini ortadan kaldırdıkça ve proletaryanın toplum içindeki yeri, dolayısıyla proletarya kendisi gitgide daha devrimci oldukça bu plep-proleter kanaatkarlığının devrimci niteliğini yitirmeye yüz tutması anlaşılır bir şeydir. Çilekeş hayat tarzı yığınlar arasında zamanla silinir gider, onun üzerine kurulu tarikatlarda ise yozlaşır, burjuva eli-sıkılığına, ya da pratikte yine dar kafalı filisten ya da lonca-zanaatkar tıynetine özgü pintilikten başka bir şey olmayan cerbezeli bir erdem düşkünlüğüne dönüşür. Kaldı ki, dünya hazlarını tepmeyi proletaryaya salık vermenin pek gereği yoktur, çünkü proletaryanın tepeceği hemen hemen hiç bir şeyi zaten kalmamıştır." *

Sadece yoksullar ayaklanmaz. Benliğini tehdit altında gören herkes ayaklanabilir. Kapitalizm sürdükçe ve ilerledikçe işçiler sayıca azalıyor olsalar bile, “İnsanlık durumu” açısından işçi ile aynı duruma gelenlerin sayısı sürekli artıyor. Bu nedenle, kapitalizmi reddetmemizin nedeni sadece yoksulluğumuz değil. Çünkü insanlığımızı, kapitalizmin bize sağladığı üç beş bin dolar ücretten çok daha derin kavramlarla tanımlamayı sürdürüyoruz. Daralmış, bir köşeye sıkıştırılmış olabiliriz, hatta kapitalizme karşı mücadelemizin görünür bir gelecekte sonuç vermeyeceğini de biliyor olabiliriz. Donkişotluğun anlamı ve erdemi de, iddiasının kendi bireyi kadar “mütevazı” ve bütün bireyler için geçerli olmaktan ötürü evrensel yüceliğidir. Elbette herkes başkaldırabilir. Benliğinin tehdit altında olduğunu hisseden herkesten başkaldırması beklenmelidir. Çünkü insanı insan yapan toplumsal ilişkiler bağlamında herkese intikal etmiş bir tarihsel miras, herkeste bir tarihsel birikim var.

Umutsuzluğun son umut olarak kışkırttığı umutsuz başkaldırıların simgesi Donkişot yenilip sahneden çekilirken herkes rahat bir nefes aldı. Son duygu adamı da çekilip gitti. Kime yenildi? Pratik cevap “akla” diyebilir. Donkişot akıldan yoksun muydu? Kapitalizmin aklına karşı dürüstlük, sadakat, cesaret, haksızlığa isyan, dayanışma vb. elden uçup gitmekte olan değerleri son bir umutla kurtarmaya çalışan “aklın” ve “duygu”nun önünde saygıyla eğilmemek, insan olabilenler için mümkün müdür? Donkişot’a her gülüşümüzün kendi akıbetimize gülmek olduğunun farkında değil miyiz? Ama o yalnızdı. Aklın güvenli sularında yelkeni alabildiğine dolan kapitalizmin artık önü kesilemezdi. Hem zaten Donkişot kendinden başka, kime ne zarar verebilirdi ki? Bu acınası şovalyenin, dünyanın yeni baronları karşısında ne hükmü kalmıştı ki?

Kendi etti, kendi buldu!

Donkişot şu veya bu, doğru veya yanlış bir düşüncenin değil, insanın kendisinin “sahneden çekilmesi”ydi. Ama insan sahneden çekilip nereye gider ki, hayatın gerçekliğinden başka? Ve öyle de zırt pırt sahneye çıkmaz; çıktığı zaman tam çıkar ve kendisi gibi çıkar. Bu kanıtlanmış insan türü gerçeğini kavramaktan uzak olanlar, Donkişot’un, tarihe gömüldüğü yerde kalacağını zannedenler kendilerini aldattılar. İlk aldanmaları Fransız Devrimi’ydi. Fransız Devrimi, üstünde yükseldiği sokağın baldırı çıplaklarının kurulan yeni dünyadan kendileri için pay istemelerine öylesine kudurdu ki... İlk çırpıda ve bir çırpıda yolunu onlardan temizlemeye girişti. Temizledi de. Burjuva sınıf, yeni “özgürlükten, ”adına “işçi” denilen ayak takımına zırnık koklatmadı. Ne oldu? Özgürlük özgürlük olmaktan mı çıktı?

Aradan otuz yıl geçti geçmedi, Lyon’da ortaya çıktı mı çıkmadı mı, dünyadan kendisine de pay isteyen o “zavallı” insan. Onun dünyadan pay istemekle aslında dünyayı istemekte olduğunu dünyayı feodallerin elinden daha dün zorla koparmış olan burjuva sınıf bu kez anlamaya başladı. Orda da onu toprağa gömdü ve rahatladı.

Başkaldıran insanı “gömdüğümüz” yere dikkatli bakmalıyız. Çünkü o, hayattan dışlayıp kovduğumuz için hayatta olmadığını sandığımız insan, yer altından, yani işin gerçeği üzerinden hep sürdürdü kendisini. Bu yüzden köstebeğe benzetilmiştir. Boşuna benzetilmemiştir. Apansız çıkıp gelir, dikilir bir yerde karşımıza. Bizim yer üstünde, sözünü edip geçtiğimiz, öyle kalıcı bir sada bile yaratmayan özgürlük istencimizin yer altındaki izdüşümüdür köstebek. Lyonda ezildikten 15 yıl sonra da ansızın yokladı yeryüzünü. Hem de bütün Avrupa’da. Gene, hem de çok kanı akıtılarak kovuldu hayattan. Gene toprağa (tarihe) gömüldü. Gene rahatladı dünya. 1871’de, bir kez daha çıkıp yolumuzu kestiği görülmüştür. Ve bu kez yolumuzu niçin kestiğini apaçık göstermiştir. Dünyadan kendine pay isteyip tepelendikçe aklını başına devşirdiği, “pay” istemekle yetinmeyip dünyanın tümünü istemekte direttiği ve onu nasıl elde edeceğini öğrenmekte olduğu dehşetle farkedilmiştir. Bu nedenle ve orada, emsaline ondan önce hiç rastlanmamış bir dehşetle yokedilmiştir.

Aradan 50 sene geçmiş geçmemiş, toprak bu kez boydan boya yarılmış, o köstebek insan yeryüzüne çıkmıştır. Bu kez “son hesaplaşma” için çıkmıştır. Bu son gelişinde bastırılması, geldiği yere geri gönderilmesi hayli uzun sürmüş ve çok pahalıya malolmuştur. Kime pahalıya malolmuştur? Bütün insanlığa ve bu arada elbette kapitalizme de. Çünkü onda dünyayı tüm insanlarla paylaşmak ve insanlara paylaştırmak gibi bir tabiatın zerresi yoktur. İnsana verdiği her şeyi ya da insanın ondan koparıp aldığı her şeyi “zarar” hanesine yazar. İnsandan koparıp alabildiği her şeyi de “kâr” hanesine geçirir. Ve bu zamanla öylesine doğallaşır ki, özgürlükçü büyük bir devrim için bile yapılabilir bir hesap haline gelir. Kapitalizm Ekim Devrimi’nden ne kadar “zarar” gördüğünü kaydetti ve hiç unutmadı. Kendini alacaklı saydı. Ne zaman ki o devrimi boğdu, insanlığa karşı büyük bir “zafer” kazandı, işte o zaman alacığını alıp “kâr”a geçti ve ancak öyle rahatladı.

KÖSTEBEK YENİDEN ÇIKIP GELİR Mİ?

Şimdi yaşadığımız sessizlik ve huzur, bu köstebek insana karşı kazandığımız en son zaferimizin sarhoşluğuna denk geliyor. Dünya çok rahat.

Bu defa artık kapitalizm kendinden çok emin. İnsanlığın kesin tercihini kapitalizmden yana yaptığını ve bunu değiştirmesi için hiç bir neden kalmadığını söylüyor. Gerçi hayatın ufak tefek kusurları yok değil, ama sabırla bunlar da düzelecek ve insanlık, beklediği ebedi saadete kapitalizm sayesinde ulaşacak.

Bunu göremeyenler de var elbet. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneriyorlar. Bunların önerdiği umutsuz bir savaştır. Bunlara Donkişotlar gözüyle bakılmalı, gülünüp geçilmelidir!

Söz karşımıza böyle çıkınca, aklımız hep tarihsel hesaplaşmaya takılıyor. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneren Donkişotlar akılsız ve “akıl dışı”, kapitalizmin insanı nihayetinde tarihin düzlüğüne çıkaracağını görenler ise akıllı ve “akıl alanı”nın insanlarıdır. Böyle deniliyor.

Peki bu “akıl dışı” alan nerden çıkıyor, bunu kim üretiyor? Elbette bunu, kendini ilerlemenin ve uygarlığın, o halde aynı zamanda “aklın” temsilcisi sayarak aklın sınırını kendine göre çizen ve böyle bakmayan herkesi “sınırı dışına” iten kapitalizm yapıyor. Yani akıl dünyasını da, akıl dışı dünyayı da o yaratıyor, adını da o koyuyor. İşte misali, bugünkü dünya. Giderek artan ve genişleyen yoksullar dünyasının 2 milyarı açlık sınırında 5 milyar insanı. Bunlar insan mı değil mi, önce buna yanıt istiyoruz. Bu insanlar çalışamıyor, öğrenemiyor, karnını doyuramıyor, hastalıklardan kurtulamıyor, yarın fikri geliştiremiyor. Bunların tümü hayatın kendisini, dünyanın halini ve geleceğini olumsuz etkilemiyor mu? Bu yaşanan hayat “akla” sığar mı? Sığmaz elbet, bu nedenle de aklın dışına çıkarılıyor. “Akıl dışı” koca bir dünya!

Gelelim uygarlığın beşiği Batı’ya! Orası “akıl alanı”! Bu hangi akıldır? Önce, doğadan akıl-varlık olarak verilmiş beş milyar insanın hayatını “akıldışı” ilan ettiği için insan aklı değil, kapitalist akıldır. İkincisi, insanı özel bir düzlemde değil, maddi zenginliği habire büyütmekten ibaret bir “ilerleme” çarkının sıradan parçası olarak gördüğü için insanı dışlayan bir “akıl’sızlık”tır. Üçüncüsü, azalan sayıda gücün tüm dünyaya ve hayata egemen olmasına doğru işlediği için akılsızlık ve haksızlıktır. Dördüncüsü, iş bu noktaya varmışken kendini entelektüel güçlerden de arındırmış, insanın tüm tarihsel birikimini karşısına alarak gayri insani bir konuma çekilmiştir.

Yoksulların, açların başkaldırısından özgürlük mü çıkacaktır? Elbette hayır. Bu sadece vicdanın başkaldırısı olur. Aklı her yerden ve kendinden de kovduğu için kapitalizme karşı başkaldırı, aklın başkaldırısıdır. Eğer kapitalizm gene “akıl” ise, o zaman artık bundan böyle “aklın yolu bir” değildir.

Bakalım Köstebek çıkıp gelince bu tartışma için ne diyecek? Yoksa böyle bir tartışmaya hiç katılmayıp kendi yoluna mı gidecek? Bunları bilemiyoruz. Tarihten ve insandan bildiğimiz, çıkıp geleceğidir.