12 Eylül ve toplum psikolojisi

Bu 12 Eylülde "12 Eylül" ün yirminci yılını dolduruyoruz. Yirmi yıl önceki tartışmalara gidiyoruz. "Bu darbe mücadeleyi en az on yıl geriletti... Hayır, yirmi yıl geriletti." Ne kadar karamsar gelirdi bu yaklaşımlar o zamanlar! Ne demek yirmi yıl geriletmek? Olur mu öyle şey? Üç beş yıl geriletebilir o kadar. Beş altı yıl içinde yeniden toparlanır...

Oysa gördük ki geriletme yirmi yılla da sınırlı değil.

Bu gerilemenin bir çok boyutu ve bir çok görüngüsü var. Belki bazı görüngüler açısından iyimser olanları bile vardır. Sol artık daha fazla birlikten yana, daha az fraksiyon var, daha gerçekçi politikalar, daha bağımsız politikalar üretebiliyor, vs. vs. görüşünde olanlar da var elbette.

Bu yazıda 12 Eylülün işçi hareketi, sendikal hareket, sol örgütler, ideoloji, kültür , vs. üzerine etkilerinden uzun uzadıya söz edilmeyecek. Yalnızca toplum psikolojisini nasıl etkilediği ve bunun sonuçlarının ne olduğuna değinilecek.

12 EYLÜL NASIL GENEL RIZA GÖRDÜ?

Bu sorunun cevabı sol açısından çok da net ve doğru olarak verilmiyor genellikle. Her şeyden önce, genel rıza gördüğünü sol çoğunlukla reddetti. Oysa elimizde kriter olarak alabileceğimiz bir iki olgu var. Birincisi, ilk tepki ya da tepkisizlik. Dişe dokunur reflekslerin olmayışı. İkincisi ise 1982 anayasa oylaması. Tüm bunlar için haklı (!) gerekçeler bulunabilir. Bulundu da. Bu arada “O gerekçeler aslında gerçeği yansıtmıyor, insanlar gerçek fikirlerini sandığa yansıtmadılar,” diye siyasetin mantığına ve kendisine ters düşen açıklamalar da bolca yapıldı. Siyaset tarihsel ve toplumsal akışa müdahalenin kendisi ise bu müdahalenin ne yönde yapıldığı siyasi eylemcinin (yani insanların) bu akıştaki konumunu belirler. Bu akışın kendisi de tüm bu müdahalelerin bileşkesiyle yön ve ivme kazanır. Dolayısıyla, öyle olduğunu varsaydığımız niyetlerin ya da asli düşüncelerin değil, eylenen, yani eylemde somutlanan fikrin önemi vardır.

Öyleyse 12 Eylül’e toplum razı olmuştur.

Peki ama neden razı olmuştur? Solcuların da bir kısmı razı olmuş mudur? Bence evet. Toplumun rızası ile solcuların rızasının nedenlerinin tamamen aynı olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak solcuları da etkileyen en önemli toplumsal rıza nedeni tüm toplumun travmatize edilmesidir. Ağır bir biçimde yaralanmasıdır. Hani şu depremle birlikte yaşadığımız, bastığımız yere güvenememe, ayağımızın altındaki zeminin kaymakta olduğu ve her an her şeyi yitirebileceğimiz duygusu var ya, işte öyle bir şey.

Bin dokuz yüz yetmişlerden itibaren ciddi olarak tırmandırılan cinayetler 80 yılına yaklaşıldığında artık her an her yerde ve herkesi tehdit eden bir durum almıştı. Üniversitede öğrencilerin üzerine bomba atılıyor ve yedi kişi ölüyor, evlerinde oturan kişiler gece yarısı baskına uğruyor ve teker teker telle boğularak öldürülüyor. (Sonradan kaatillerin kimi trafik kazalarında ölürken kimileri şu ara özel af bekliyor!) Bazen sıradan kişiler, bazen toplumun tanıdığı kişiler. Bazen aydınlar, bazen yoldan rastgele geçenler. Yani ölüm her zaman, her yerde. Tıpkı deprem bölgesinde her an tetikte bekleyen insanlar gibi, her an bir artçı şok ya da yeni bir deprem beklentisi gibi, her an kör (ya da adresini bilen) bir kurşuna ya da bombaya kurban gitmek olası.

İnsanın varoluşunu böylesine tehdit altında hissetmesi bireysel ve toplumsal kişiliğini bir biçimde esir eder. Artık beyindeki en ilkel merkezler alarma geçip temel varoluşu, salt biyolojik varoluşu garanti edecek bir durumu aramaya yönelecektir. İnsanda ve toplumda farklılaşarak ve gelişerek oluşan değerler silinecek, ilkel çağlara geri dönülecektir. Bireysel olarak da yetişkinden bebekliğe bir gerileme, salt biyolojik uyaranlara cevap veren bir psiko-fizyolojik duruma geçiş meydana gelecektir. İnsanın bireysel ya da toplumsal referansları yavaş yavaş değişmeye ya da, başka bir deyişle, insan ilkelleşmeye başlayacaktır.

Bu durum bir cins kanserleşme olarak da ifade edilebilir. Farklılaşmış ve o işe özelleşmiş bir vücut hücresi, örneğin bir deri hücresi kanserleştiği zaman, deri hücresi olarak tanımlayacağımız tüm farklılıklarını yitirmeye başlar ve daha ilkel bir evreye geçer. Kanserleşmenin en ileri olduğu hücre tüm farklılıklarını yitirmiş, en ilkel hücre halini almıştır. İşte böyle bir travma sonrası toplum ve birey tarihsel ve toplumsal süreçte kazanılan değerleri yavaş yavaş yitirip ilkel hale dönmeye başlar. Ölüm korkusunun oluşmuş değerleri sildiği bir toplumu yönetmek ya da gütmek çok kolaydır. Çok açık bir güven ya da özgüven kaybından dolayı toplum artık kendisi karar veremez, sorgusuz sualsiz itaat eder. Bu süreçte eğitim ve öğrenim düzeyinin de çok büyük bir önemi yoktur. En eğitimli profesörler YÖK denen bir çeşit güdücüyü pekala benimsediler, hala benimseyebiliyorlar.

12 Eylül’e kadar tüm toplumu ruhsal travmaya uğratacak ortamı yaratanlar, artık ilkelleşmiş, değerlerini ve kişiliğini önemli ölçüde yitirmiş bu toplumu çok rahat denetim altına alabildiler. Bundan sonra sıra ikinci adıma geldi. Travmanın etkisi azaldıktan, yani akut tehdit geçtikten sonra insanlar yavaş yavaş eski hallerine dönerlerse ne olacaktı? Bunun için darbe sonrası tehditin bir süre daha devam etmesi gerekirdi. Aman, 12 Eylül öncesine döneriz! Her an 12 Eylül öncesine dönme korkusu canlı tutuldu. Tehdit sürdüğü müddetçe travma da sürer. Peki hep böyle mi olacak? Hayır. Teslim alınmış beyinler ve kişilikler yeni bir kalıba dökülecek. İşte bu kalıba dökme işlemi çok yönlü ve çok kollu yürütüldü.

Neydi bunlar? Günlük ekonomik hayatın örgütlenişiydi birincisi. Gündelik hayatın kendi akışından daha etkili bir ideoloji ya da değer taşıyıcısı olamaz. O hayat "köşe dönme", "iş bitirme", "uyanık olma", "akıllı olma (!)" üzerinden kurgulandı. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ekonomisi herşeyin biraz daha fazla rahat alınır satılır olduğu bir toplum yarattı. Ekonomik hayatın böye örgütlenmesinin beyinlerde yarattığı yeniden yapılanma medyayla, arabeskle, popla, ders kitaplarıyla, kuran kurslarıyla, futbolla, yeni tip eğlence ve tüketim tarzıyla, siyasi partileriyle, vs. ile desteklendi ve oturtuldu.

Teslim alınmış, tüm değerleri silinmiş beyinler yeniden şekillenmeye başladılar. Bu şekillenmenin kendisi, 12 Eylül öncesi toplumun ve bireylerin tarihsel süreçte oluşturduğu değerlerden, bırakın yılları, yüzyılla ifade edilecek bir zaman dilimi kadar geriliği ifade ediyor.

Böylesi bir gerilemenin, geriye çekilmenin, daha ilkel bireysel ya da toplumsal bir düzeye düşüşün görüngülerini hayatın tüm alanlarında görmek mümkün. İdeolojik olarak milliyetçiliğin ve dinsel karanlığın çoğalması ve insanlığın oluşturduğu tüm çağsal kültürel değerler açısından daha geri bir düzeyi ifade eden müzik yapıtları, başa çıkılamaz bir dış dünyadan kendi kabuğuna çekilme, daha diken üstünde ve daha saldırgan olma... Oluşmuş değerlerini ve birikimlerini unutan bir bireyin ve bir toplumun ortaya çıkması.

PEKİ SOL NASIL ETKILENDI?

Tüm bu yaşananlar tüm toplumu olduğu gibi solu da etkilerken sol ayrıca en büyük silahı olan "bilimsel olan"a karşı zaafiyeti yüzünden de zarar gördü. Sermaye her alanda olduğu gibi bilimde de iktidar olunca, bilim kurumları ve bilim insanları tarafından sermeyenin tezlerinin haklı olduğu fikri topluma egemen olmaya başladı. Sol da bundan etkilendi. Savunduğu fikirlerin eskimiş olduğu fikrine kapıldı. Örneğin özelleştirmelere karşı çıkarsa “dinazor” olacağı korkusunu yaşamaya başladı. Özgüvensizlik bilimsel yöntemi kullanmamayla ve bilgisizlikle birleşince, sermayenin yaydıklarını bilimin gereğiymiş gibi benimsemeye ya da bunlara açıktan karşı çıkmamaya başladı. Referanslarımızı ve değerlerimizi yitirdik.Yalnız ta rihi değil, bugünüde unuttuk

ŞIMDI?

Buradan bakıldığında yapılması gerekenler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Solun kendine güvenini kazanması gerekiyor. Bunun için önce kendi tarihini , sonra tüm sınıf savaşları tarihini hatırlaması gerekiyor. Çünkü öz güvenini yeniden bulacağı en önemli alan orasıdır. Ardından, 12 Eylül sürecini yeniden tanımlaması gerekiyor. Yaşananlar kendisi için de, ülke insanları için de neydi? Hayatın yeni akışını ve yönünü tanımlaması gerekiyor. Ancak böylelikle bir referans odağı haline gelebilir ve kabuğunu yırtabilir.

Bunun için yeterince kaynağımız ve umutlu olmak için yeterince nedenimiz var.