Sanayiden sonra tarım da gözden çıkarıldı

ABD, AB ve Japonya başta olmak üzere OECD’nin zengin üyelerince temsil edilen gelişmiş ülkeler (GÜ) bloğunun bugünkü öncelikli hedefleri arasında, tarımda ticaretin serbestleştirilmesi ve buna bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) tarımsal desteklemeye ilişkin bağımsız ulusal tarım politikalarının tasfiye edilmesi bulunmaktadır. Bu politikaların genel çerçevesi GATT görüşmeleri sırasında çizilmiştir. 1994’te oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gelişmiş ülkeler egemenliği altında bu politikalara nezaret etmeyi sürdürmektedir.

Buna ek olarak ABD veya AB’nin çeşitli tekil ülkelerle imzaladıkları ikili ticaret ve tarım anlaşmalarıyla da bu bağımlılık ilişkileri yaygınlaştırılmaktadır. Böylelikle, çok taraflı (MAI gibi) anlaşmaların imzalanmasında karşılaşılan tepkiler (Paris, Seattle) ve atılan geri adımlar adım adım telafi edilmeye çalışılmaktadır. İkili anlaşmalar Dünya ilerici kamuoyunun gündemine genellikle girememekte; ikili anlaşmanın mağduru olacak olan gelişmekte olan ülkede ise demokratik kamuoyunun sığ, insan haklarıyla aşırı meşgul, yönlendirilmiş veya bastırılmış olması nedeniyle ikili anlaşmalar yeterince tartışılamamaktadır. Bunun en son somut örneği, Seattle bozgunundan sonra Aralık 1999’da Başbakan Ecevit’in ABD’yi ziyareti sırasında Türkiye ile ABD arasında ikili bir ticaret anlaşmasının imzalanmış olmasıdır. Türkiye’nin AB ile aşırı ödünler temelinde imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması da bunun daha iyi bilinen bir örneğidir. Gümrük Birliği Anlaşmasının tarım ürünlerini içermemesine karşın, bu konuda da Türkiye’de çeşitli hükümetlerin bol kepçe karşılıksız ödünler vermekte duraksamaması, bağımlılık kavramının nasıl beyinleri işgal ettiğinin açık bir örneğidir.

Gelişmiş ülkeler bloğu adına üst düzey ortak karar alma mekanizmaları sürekli olarak daraltılmakta, daha hızlı davranmanın koşulları oluşturulmaktadır. Tüm dünya ülkelerini kapsayan Birleşmiş Milletler türü örgütlenmeler yeterince elverişli platformlar olarak görülmemektedir. WTO bile kısmen bu sakıncaları taşımaktadır. OECD fazla geniştir ve içinde vitrin süsü olarak bazı (Türkiye, Meksika ve G. Kore gibi) GOÜ’ler bulunmaktadır. Son zamanların hızlı karar alma düzeneği G-7 formülünde bulunmuştur (Rusya’nın bu bloğa dahil edilerek G-8 de denilmesi, hala bir nükleer güç olan bu ülkeye verilmiş geçici bir Noel ödülüdür). Kuşkusuz, GÜ adına hareket eden IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları, tüm yıpratıcı etkenlere karşın, yenilenen rolleriyle daha etkin müdahale araçları kimliğini kazanma sürecine girmişlerdir.

Tarımda korumacılığın geriletilmesi ve buna koşut olarak tarıma dönük desteklemelerin bilinen biçimlerinin sona erdirilmesi niçin GÜ bloğu ve küresel sermaye açısından bu denli önem kazanmaktadır? Çünkü, a) GÜ’lerde göreli önemi azalsa da tarımsal üretim mutlak değer olarak artmakta, dolayısıyla tarımsal ürün fazlaları sürekli büyümektedir. Bunun arkasında yüksek verimlilik düzeyleri kadar tarımsal desteklemenin GOÜ’lerdekinden çok daha önemli noktalara ulaşmasının payı vardır. Dolayısıyla, bu ülkeler açısından ciddi bir yeni pazarlar bulma sorunu vardır; b) Tohumluk, damızlık, yem, gübre, ilaç gibi alanlarda dünya ölçeğinde bir tekelleşme süreci yaşanmaktadır ve sürecin önündeki yerel engeller ayıklanmak istenmektedir.

YENİDEN YAPILANDIRMA

Demek ki, bugün spekülatif sermayenin ve dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının önündeki ulusal engellerin küresel düzlemde aşılma çabalarını aşan ölçeklerde bir yeniden yapılandırma projesinin yürürlüğe sokulması amaçlanmaktadır. GÜ bloğunun istemleri doğrultusunda dünyanın yeniden şekillendirilmesinin bugünkü aşamasında, bölgesel güç anlamında önemli olan GOÜ’lerde, çevrelerine emsal teşkil edecek kapsam ve nitelikte yeniden yapılandırma programlarının uygulanmasına özel önem verilmektedir. Bu ülkeler düzleminde birbirini tamamlayan "istikrar" ve "yapısal uyum" programları ikizi uygulamaya sokulmaktadır.

Türkiye, 1980 24 Ocağında içine sokulduğu böyle bir uluslararası entegrasyon sürecinde, krizden krize savrularak ama her savruluşta biraz daha bağımsız politika geliştirme reflekslerini körelterek yoluna devam etmektedir. Bu kısır döngü, şimdilik, 2000 yılı başından itibaren 3 yıllık yeni bir ikiz programla sürdürülmektedir. IMF ile Dünya Bankası’nın geleneksel işbölümü altında sürdürülen istikrar ve yapısal uyum programının özellikle de "yapısal reform" denilen bölümleri, yeni bağımlılık ilişkilerinin nasıl örüldüğü konusunda yeni göstergeler oluşturma özelliğini taşıyor. Niyet mektubu öncesinden başlayıp (uluslararası tahkim, sosyal güvenlik, bankalar yasası) halen sürdürülen "yapısal reform" denilen düzenlemeler (özelleştirmenin kapsam ve hız kazanması, bireysel emeklilik yasasını da içeren yeni sosyal güvenlik düzenlemeleri, tarımsal desteklemenin mevcut kurum ve araçlarının tasfiye edilmesi) daha çok Dünya Bankası’nın denetiminde ve en küçük ayrıntısına kadar gözetim altında tutularak yürütülüyor.

Gerçi uluslararası mali kuruluşları tek başına sorumlu göstermek de büyük yanılgı olacaktır. Onlar, çıkarlarını savundukları metropol ülkeler adına olgunlaşmış bir meyveyi toplamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Meyveyi olgunlaştıranlar yerli siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinden başkası değil ve bunlar sadece şu sırada görevde bulunanlarla sınırlı bulunmuyor. Ancak şu sırada görevde bulunan siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinin yer yer uluslararası mali kuruluşlardan dahi daha büyük bir heves ve gayretle "yapısal reform"lara bel bağladığı bilinmektedir. Bunun arkasında liberal virüsün beyinleri ele geçirmesi kuşkusuz başroldedir. Türkiye’yi yönetenler, bugünün krize girmiş veya girmesi kaçınılmaz yapılarından görece daha istikrarlı ve geçici bile olsa yönetilebilir/sürdürülebilir bir yapıya geçişin gerekçeleri arkasına sığınarak bugünkü programı savunmayı kamuoyu önünde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

TARIMSAL DESTEKLEMEARAÇLARININ TASFİYESİ

Türkiye’de tarımsal desteklemenin uygulama araçları tarımla doğrudan/dolaylı ilişkili KİT’ler ve tarımsal kooperatiflerdir. Tarımla doğrudan ilişkili KİT’lerden TMO, TEKEL, Şeker Fabrikaları A.Ş., Çaykur gibileri aynı zamanda tarımsal destekleme politikalarının da merkezinde bulunan destekleme araçlarıdır. Bunlar alım/satım, stoklama ve/veya sınai dönüştürme işlevlerini yerine getirirler. Tarımsal fiyatların ve dolayısıyla tarımsal gelirlerin istikrarı (regülasyonu), öncelikli amaçları arasındadır. 5 Nisan 1994 kararlarıyla bu kuruluşlardan ilk üçünün faaliyet ürünleri (tahıl, tütün ve şeker pancarı) destekleme kapsamı içinde bırakılmışken, bugün bundan da vazgeçilerek özelleştirilmeleri veya işlevsizleştirilmeleri öngörülmektedir.

Pazar payları daha küçük olmakla birlikte üretici ve tüketici piyasalarında fiyat istikrarını sağlayan SEK, EBK ve Yem Fabrikaları gibi KİT’ler ise ne yazık ki fazla bir dirençle karşılaşmadan ve arsa değerlerini bile karşılamayan bedeller karşılığında özelleştirilmişlerdir. Süt ve et üreticilerinin, kısaca hayvancılığın yıkımı böylece hızlandırılmıştır.

Tarıma dönük bitkisel tohum ve damızlık hayvan üretiminde rol alan ve çok geniş deneysel çiftlikleriyle tarımsal araştırma ve yayımda yeri doldurulamaz bir yer tutan TİGEM ile girdi üretim ve dağıtımında rol alan TZDK1, özelleştirmeye en yakın duran kuruluşlar arasındadır. Oysa özellikle birincisinin işlevinin sona erdirilmesi değil geliştirilmesi gerekmektedir.

TÜGSAŞ, İGSAŞ gibi KİT’ler tarımın en önemli girdisi olan gübre üretiminde rol almaktadır. Türkiye’de toplam gübre üretiminin yüzde 35-40’lık bölümünü sağlayan bu kuruluşlar, gübre fiyatlarında düzenleyici bir etkiye sahip olmuşlardır. Böylece özel gübre tekellerinin aralarında anlaşarak fiyat karteli oluşturmalarının önünde en büyük engeli oluşturmuşlardır. Bunların hararetle özelleştirilmelerini isteyenler arasında özel gübre tekellerinin bulunması hiç şaşırtıcı değildir2.

Tarıma dönük tek finansman kuruluşu olan Ziraat Bankası’nın özelleştirme programı içine dahil edilmesi konusunda IMF/Dünya Bankası ikizlerinin ısrarlı taleplerinin sonuç verdiği de anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, gübre desteği yanında 1995 sonrasında tarım satış kooperatifleri birliklerine (TSKB) sübvansiyonlu alım kredisi vermekle de görevlendirilen Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun tasfiyesi öngörülmektedir.

Yukarda sayılan kuruluşların büyük bölümü için açık bir tasfiye düzeneği öngörülmüş olmasına karşın, desteklemenin ikinci önemli müdahale araçları grubunu oluşturan tarımsal kooperatifler için, bunların hukuki yapıları göz önünde bulundurularak, örtük ve tedrici bir tasfiye planı yürürlüğe konulmuş bulunmaktadır. Bunlardan tarım kredi kooperatifleri, sübvansiyonlu faizlerle ortakları olan çiftçiye nakdi kredi sağlamak yanında, gübre ve tarımsal ilaç gibi girdilerin alım satımını yaparak da katkıda bulunmaktadır. Tarım kredi kooperatiflerinin bir tarımsal kooperatif bankasına dönüştürülmeleri perspektifiyle yeniden yapılandırılmaları bağımsız ulusal politikalar geliştirmek isteyenlerin tercihi olabilirdi. Ancak bugün kendi varlıklarını savunma noktasına geri çekilmiş durumda olan bu kuruluşların mali desteksiz bırakılarak köreltilmeleri gündemdedir.

Tarımsal desteklemede alım/satımdan işlemeye ve dönüştürmeye, hatta girdi sağlamaya kadar çok çeşitli ticari ve sınai alanda etkinlik gösteren Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin (TSKB) sayısı 16’yı (Tariş’e bağlı dört birlik tek sayılırsa 13’ü) bulmaktadır. Bu kuruluşlar, 1930’ların ortalarında ilk sanayileşme hamlesinin ürünü olarak ortaya çıkmaya başlamışlar, 1960’larda planlı kalkınma anlayışının yeniden önem kazanmasıyla devlet destekleme politikasının vazgeçilmez araçlarını oluşturmuşlardır. Son olarak kabul edilen Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında Kanunun uygulanmasıyla, özel hukuk hükümlerine tabi oldukları için doğrudan özelleştirme kapsamına alınamayan bu kuruluşlar, mali güçlerine bağlı olarak değişecek sürelerde tedrici bir tasfiye sürecine sokulmuş olacaklardır.

Yeni yasada bu kuruluşlara bundan böyle devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin (Örneğin Ziraat Bankası’nın, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun vb’, nin) hiçbir mali destekte bulunmayacağının bir yasa hükmü olarak düzenlenmiş olması, tam anlamıyla kapitüler bir ödündür. Dünyanın hiçbir egemen devleti, kendi çiftçisini yasa hükmüyle desteklemeyeceği taahhüdü altına girmemiştir.

Yeni yasal düzenlemenin satır aralarını okumasını bilenler, burada örtük olarak ifade edilen bir tasfiye planını görebileceklerdir. Buna göre, TSKB’lerin önce sınai işlevleri aşındırılacak, daha sonra ticari işlevlerini de sürdüremez noktaya getirileceklerdir. Birliklerin taşınmazları üzerindeki haczedilemezlik hükmü kaldırılmış olduğu için, kısa sürede üreticii ortakların mülkiyetinden ayrılması sağlanabilecektir. Mekanizma şöyle işleyecektir: TSKB’ler ilk yıllarda işlevlerini sürdürebilmek için kesilen kamu kredileri yerine özel bankalardan sınai işletmelerini teminat göstererek (bunların ipoteği karşılığında) kredi kullanmak zorunda kalacaklar, böylece hızla tasfiye girdabı içine çekilmiş olacaklardır.

TSKB’lerin ilk işleme tesislerini ve ileri sınai prosesleri içeren sanayi tesislerini elden çıkarmaları veya korumaları kararı da kendilerine veya mali ipotek süreçlerine bırakılacak değildir.

Yeni yasayla, Birliklerin tepesinde 4 yıl süreyle görev yapacak 7 kişiden oluşan bir Yeniden Yapılandırma Kurulu kurulmakta ve bu Kurulun emrinde bir yürütme birimi oluşturulmaktadır. Dünya Bankası telkinleriyle oluşturulan ve hatta 7 üyesinden 4’ünü doğrudan doğruya Dünya Bankası’nın atamak istediği bu Kurulun temel işlevlerinden biri, Birliklerin yeniden yapılandırılmalarına ve özellikle de sınai işletmelerinin anonim şirkete dönüştürülerek satılmaya hazır hale getirilmelerine nezaret etmektir. Kurul, Banka’nın uygulamayı doğrudan gözetim altında tutmasının bir aracı olarak çalışacak ve Banka’nın Bakanlık prosedürleriyle uğraşmasına gerek kalmaksızın bilgilendirilmesine hizmet edecektir. Bu tür bağımlılık kayıplarını içine sindirmeye alıştırılan bir Türkiye, giderek daha fazla dıştan yönetilmeye yatkınlaştırılmış olacaktır.

Görüldüğü gibi, sorun salt tarımla başlayıp bitmemektedir. Sadece konumuz açısından bakıldığında ise, tarıma ilişkin bütün destekleme kurum ve araçlarının gözden çıkarılmış bulunduğu görülmektedir. Kuşkusuz bu yeni değildir ve sadece IMF ve Dünya Bankası’nın fikri değildir. Ulusal perspektiflerini yitirmiş siyasilerin Türkiye’yi götüreceği nokta esasen başka bir yer olamazdı. 1980’lerde vergi almak yerine borç almayı yeğleyen Özalcı anlayışların ve bunu sürdüren ardıllarının ne uzun vadeli gelişme politikaları ne de ulusal tarımsal politikaları oluşabilmiştir. 5 Nisan 1994 kararlarıyla tarımsal desteklemenin bitirilmesinin ilk alıştırması yapılmış ancak yarım kalmıştır. Yerli siyasetçinin tek kaygısı kendi dönemini kurtarmak ve bunun için yeterli mali kaynakları bulmak üzerine inşa edilmiş olduğu için, büyüyen bütçe açıklarını azaltmanın en kestirme (ve IMF/DB’ca tavsiye edilen) yolu devletin her türlü sosyal ve ekonomik işlevlerinin daraltılması olarak görülmüş; bu anlamda, faiz ödemelerine yer açmak için, devletin alt yapı yatırımlarına3, tarımsal desteklemeye, sosyal yönlü harcamalara ayırdığı kaynaklar giderek tayınlanmaya/kısıtlanmaya başlanmıştır.

MALİ BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ

Sonuç olarak, Türkiye, iç kaynaklarını vergileme yoluyla zamanında harekete geçirme becerisini gösteremediği; kamu ekonomisi ve genel olarak ekonomide kaynak dağılımını uzun vadeli planlayamadığı (yada bundan vazgeçtiği) için dış kaynak bağımlılığından, dış şokların büyüyen etkisinden ve giderek sık tekrarlanan ekonomik istikrarsızlıklardan kurtulamamaktadır. Sonuçta, giderek büyüyen halkalar biçiminde yeniden üretilen mali bağımlılık ilişkileri Türkiye ekonomisinin uluslararası finans kuruluşları olmaksızın yönetilememesine götürmektedir. Öte yandan, Türkiye’nin dış kaynak bağımlılığı, GÜ ve onlar adına hareket eden finans kuruluşlarınca bir sorun olarak değil bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Hatta, 1980 sonrasında Türkiye’nin sanayisizleşme sürecine sokulmasında DB’nın doğrudan sorumluluğu bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin ve benzer GOÜ’lerin tökezlemesinde iç ve dış sermaye çevrelerinin ve onların politik sözcülerinin müştereken sorumlu oldukları unutulmamalıdır.

Bu döngüden çıkış, ancak ekonomik bağımsızlık yönünde atılacak anlamlı adımlarla mümkün olabilecektir. Sağ siyasetin bu bağlamda oynayacağı rol artık tükenmiştir. Ekonomik bağımsızlık yönünde adım atabilmenin siyasal önkoşulu, ulusal çıkar perspektifine yeniden kuvvetle sahip çıkan ücretli ve üretici kesimlerin güçlerini birleştirmeleriyle hazırlanabilecektir.