Küreselleşme ve sosyalizm üzerine

I. BAŞLANGIÇ

Son zamanlarda dünyada ve ona bağlı olarak ülkemizde çok önemli değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Bu değişmelerin, bu yazıdaki maksadımız açısından, iki temel olgudan kaynaklanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve onunla birlikte Dünya Sosyalist Sistemi’nin çöküp bu tarz sosyalizmin (reeel sosyalizm) insanlığın gündeminden çıkmış olması, diğeri de Küreselleşme (globalizm) dediğimiz olgudur, bu olgunun sürekli yaygınlaşmasıdır. Aşağıda bu iki olguyu, özellikle sosyalistler için önemleri açısından, kısaca ele alacağız.

II. SOVYET TIPI SOSYALIZMIN ÇÖKÜŞÜ

Sovyet tipi sosyalizm stratejisini (yolunu) en yalın bir biçimde şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki sosyalist bir parti önce siyasal iktidarı ele geçirecek, sonra üretim araçlarını kamulaştırarak burjuvaziyi (egemen sınıfları) tasfiye edecek ve merkezi bir planlamayla sosyalizmi kuracaktır. Sovyetler Birliği çökünceye kadar dünyadaki bütün Marksist-Sosyalist partilerin benimsemiş oldukları bu stratejinin hayati önemdeki temel ögesi Sovyetler Birliği’nin varlığıydı. Çünkü bu partilerin ülkelerinde etkin bir iktidar mücadelesi verebilmelerinin de, iktidarı ele geçirdikleri takdirde onu muhafaza edebilmelerinin de temel koşulu Sovyetler Birliği ile enternasyonalist dayanışmaydı. Bu nedenle hem sosyalist mücadele içinde olmak hem de Sovyetler Birliğine karşı olmak en hafif tabiriyle tutarsızlık ve yapılan işin dünya çapındaki önemini görmemek olurdu. Bu nedenle böyle yapanlar Dünya Sosyalist Hareketi tarafından hemen dışlanırlardı. Gene bu nedenle, sosyalizm için başka bir yol aramak ne kimsenin aklına gelmiştir ne de kimse böyle bir yol aramaya cesaret etmiştir.

Sovyet tipi sosyalist strateji devrimcidir. Yani sosyalizmi bir hamlede kurmayı amaçlar. Diğer taraftan biliyoruz ki bir ülkede sosyalistlerin iktidarı ele geçirmeleri egemen sermaye sınıfları için son derece vahim sonuçlar meydana getirir. Bu nedenle sosyalizm için mücadele istense de barışçı yollarla yürütülüp sonucuna kadar götürülemez. Böyle olunca, sosyalist mücadelenin uzatılmaması, başlatılınca kısa bir sürede sonuçlandırılması gerekir. Uzatılırsa, egemen sınıflar bu sürede iktidarlarını faşizme kadar uzanan anti-demokratik yöntemlerle sürdürürler. Dünyanın her ülkesinde bunun çeşitli örnekleri görülmüştür. Nitekim Sovyetler Birliğinin çökmesinden önceki bu döneme Soğuk Savaş Dönemi dendiğini biliyoruz.

Demek oluyor ki eski strateji izlenerek sosyalist bir iktidar gerçekleştirmek, çok zordur. Hele Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra bu yol tamamiyle kapanmıştır. Kaldı ki bu yolla gerçekleştirilecek sosyalizmin, insanlığın özlemini çektiği sınıfsız, sömürüsüz, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplum düzenine bizi kavuşturmayacağını, Sovyetlerdeki deneyimde açıkça görmüş bulunuyoruz. Gerçekten de 80 yıllık uygulamadan sonra Sovyetlerin arkasından özgürlük ve eşitlik gibi sosyalizmin temel ögelerinden hiçbirisi çıkmamıştır. Burada araçların amaçlara uygun olması gerektiğinin bir örneğini görüyoruz.

Demek oluyor ki, eski strateji (yol) bugün artık kesin olarak kapalıdır. Ancak burada şunun altını çizerek belirtmek isterim ki, bu yolun bugün artık kapalı olması, eskiden bu yolu benimsemiş ve izlemiş olan insanların (sosyalistlerin) aptalca ya da çocukça işler yapmış oldukları anlamına gelmez. Bu kimseler sosyalist inançları uğruna önlerinde açık olan tek yolda yürümüşler, yani o zamanın koşullarında gereken ne ise onu yapmışlar ve bunun çok ağır ceremelerini de çekmişlerdir.

III. KÜRESELLEŞME

Son zamanlarda Dünya’da ve Türkiye’deki değişikliklere kaynaklık eden diğer temel bir olgu da küreselleşmedir. Küreselleşme bir ülkenin çeşitli mal ve hizmet üretimi alanlarını başka ülkelerin girişimcilerine eşit koşullarda hiçbir farklı kısıtlama ya da özendirme getirmeden açması demektir. Örneğin Türkiye’de isteyen her yabancı yatırımcı, Türklerle eşit koşullarda (ve birbirleriyle de) otomobil üretmekte özgürse, Türkiye’deki araba sanayii küreselleşmiş demektir. Küreselleşme dünyanın çeşitli ülkelere dağılmış bulunan ekonomik kaynaklarının en etkin (kârlı) bir biçimde kullanılmalarını sağlar. Sermayedarların ve ekonomiye yön veren insanların, bu nedenle, küreselleşmeye eğilimli olmaları doğaldır. Bu olguya A. Smith meşhur kitabında, Marks ve Engels’de Komünist Manifestosunda (1848) vurgu yapmışlardır.

Küreselleşme bir ülkenin tümü için değil, fakat o ülkedeki tek tek üretim alanları için sözkonusudur. Örneğin, bütünüyle Türkiye değil, fakat araba sanayii, petrol sanayii ya da eğlence sanayiinin küreselleşmesinden söz edilebilir. Ancak, küreselleşmenin bir kaç sanayi dalında başladıktan sonra hızla diğer alanları da kapsamı içine alacağı açıktır. Nitekim buna son yıllarda sürekli tanık oluyoruz.

Küreselleşme ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı birer toplumsal birim olmaktan çıkarır. Buna bağlı olarak ülkeler arasındaki siyasal sınırlar da sürekli olarak silikleşmekte ve anlamını yitirmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak ulusal bağımsızlığın da anlamı ve önemi sürekli olarak azalmaktadır. Aynı olayı başka bir biçimde ifade etmek istersek diyebiliriz ki, ulusal bağımsızlık bize ulusal çıkarlarımızı korumak için gereklidir. Küreselleşme, ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı toplumsal birimler olmaktan çıkarmaya başladıkça, onun başka bir görünümü olan ulusal çıkar da anlamını yitirmekte ve dolayısıyla ulusal bağımsızlığa da gereksinme kalmamaktadır.

Ulus-devlet ve ulusal çıkar tarih sahnesinden çekildikçe onların yerini bireyler ve bireylerin çıkarları almaya başlamıştır. Zaten ülkeler arasında bağımsızlık ne demekse, nasıl bir işlev görüyorsa, bireyler arasında da demokrasi o işleri görür. Demek oluyor ki, küreselleşme bireyi ve onun haklarını ön plana çıkarır ve onları özgürleştirir. Bireyler haklarını savunmak için köy, mahalle, belediye, gibi göreli olarak küçük yerel idareler ve çeşitli çıkar gruplarının oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarında yer almak zorunda kalırlar. Yani artan özgürlüklerinin bedeli olarak daha atak ve çalışkan olmak zorundadırlar. Bireylerin bu koşullarda özgürlüklerinden ne ölçüde yararlanacaklarını bu yöndeki çabaları ve yetenekleri belirler.

Demek oluyor ki, bugünkü kapitalist düzen koşullarında gerçekleşmekte olan küreselleşmede var olan haksızlıklar ve eşitsizlikler devam edeceklerdir. İşte bu noktada karşımıza insanlığın ezeli özlemi olan sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir toplum düzenine, yani sosyalizme nasıl erişeceğimiz konusu çıkmaktadır.

IV. SOSYALIZMINYENI YOLU

A. Sovyet tipi sosyalist uygulamanın (reel sosyalizmin) çökmesi, sosyalizmin de çöktüğü ya da öldüğü ve artık ona ulaşmak için çaba gösterilmesinden vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü sosyalizm insanların bilimsel maddi temelleri de olan ezeli bir özlemidir. Ölmesi, yok olması söz konusu değildir. Onu gerçekleştirmek için denenen bir yol çıkmamışsa, yapılacak iş, başka bir yol aramaktır.

B- Burada sosyalizme yeni bir yol ararken bizi yanıltabilecek bazı ön yargılarımıza değinmek istiyorum:

a- Değineceğim bir önyargı, sosyalizmin üretim amaçlarının kamulaştırılması ile eş anlamlı olarak kabul edilmesidir. Bunun nedeni Sovyet tipi uygulamada üretim araçlarının kamulaştırılmasının çok önemli bir rol oynamış olmasıdır. Bu o kadar önemli bir önyargıdır ki, bizi gene artık kapalı olduğunu söylediğimiz eski sosyalizmin yoluna götürür ve yeni bir yol aramamızı önler. Çünkü gördük ki, üretim araçlarını kamulaştırmak için daha önce sosyalistlerin iktidara gelmiş olmaları gereklidir. Ve bu bizi eski yola götürür. Bugün yapılan özelleştirmelere, sosyalizm adına karşı çıkmak da aynı yanılgının bir başka görünümüdür. (Kuşkusuz özelleştirmelere başka gerekçelerle karşı çıkılabilir.)

b- Aynı derecede önemli başka bir önyargı, merkezi plancılığın sosyalizmin olmazsa olmaz karşılığı sayılmasıdır. Bu, piyasa mekanizmasını kapitalizmle özdeşleştiren eski yanlışın bir devamıdır. Oysa, ne kapitalizm piyasa mekanizmasına çok bağlıdır, ne de sosyalizmin işlemesi için merkezi plancılık zorunludur. Unutulmamalıdır ki, kapitalizmi kapitalizm yapan öğe, az sayıda kimselerin üretim araçları üzerindeki egemenlikleridir. Yoksa piyasa mekanizması değildir.

c- Diğer bir önyargı, çalışan insanların sadece demokratik mücadelelerle hiçbir kazanım sağlamayacağı inancıdır. Onun için ya iktidar bütünüyle alınacaktır ya da hiçbir şey yapılamayacaktır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.”

d- Diğer bir ön yargı sosyalizmi fukaralık ve ezilmişlikle eşleştirmektir. Buna göre sosyalizm için mücadeleyi en çok fakirler ve ezilmişler yapar. Bunun pratik yaşamdaki görünümü burjuva hükümetlerin emekçi halka da yarayan başarılı icraatını görmezden gelmek ya da aşağılamaktır. Bunun diğer bir dışa vurumu, emekçilerin durumunu iyileştirecek her türlü reforma, sosyalist mücadeleyi gereksizleştirir endişesiyle karşı çıkmaktır. Oysa fakirlik - ezilmişlik insanları mücadeleci yapmaz, tersine, ezer ve köleleştirir.

e- Bununla benzeyen diğer bir ön yargı sınıf mücadelelerinde işçi sınıfını sadece kol emekçilerinden ibaret sanmaktır. Oysa toplumsal üretimdeki teknolojik değişiklikler sonucu kol emekçileri oransal olarak azalmış, buna karşı memur, mühendis, doktor, avukat, bilim adamı gibi kafa emekçileri de ücretle çalışanlar durumuna gelmişlerdir. Bu nedenle artık işçi sınıfından değil, çalışanlar sınıfından söz etmek daha doğrudur. Bu yanılgı bizi sosyalizmin öznelerinin ve yandaşlarının sürekli olarak ve hızla artmakta olduğu gerçeğini görmemizi önler.

Bu konuda daha başka örnekler de verilebilir. Fakat yukardakiler bunların başlıcalarıdır ve maksadımızı aydınlatmak bakımından yeterlidir. Gerçekten, dikkat edilecek olursa bütün bu ön yargılar, reel sosyalizmin tek geçerli sosyalizm olduğu varsayımdan kaynaklanmaktadır. Oysa, gördük ki, bu varsayım yanlıştır ve bu yol kapalıdır. O halde sosyalizm için yeni bir yol ararken bütün bu önyargılardan kendimizi kurtarmamız, bunları kafalarımızdan silmemiz zorunludur. Bu, zor fakat yapılması hayati önemde bir iştir.

C- Sosyalizme yeni bir yol ararken her şeyden önce onu varılacak bir hedef ve yapı olarak değil fakat yaşanacak bir süreç– yürünecek bir yol olarak düşünmemiz gerekir. Zaten insanları hedeflerden çok onları o hedeflere götürecek yollar ya da süreçler ilgilendirir. Çünkü insanların ömürleri hedeflerde oturarak değil, fakat onlara giden yollarda yürüyerek geçer. Sosyalizm, yani sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir yaşam düzeni bir hedeftir. Bu hedef çok uzaktadır ve bir hamlede varılması da söz konusu değildir. Kaldı ki zaten belki tam olarak hiçbir zaman varılamayacaktır. Bu nedenle yapılacak şey bizi ona götürecek yolda sürekli olarak ilerlemektir. İşte sosyalizmin yeni yolu budur. Bu yolun doğruluğunun ölçüsü, yol boyunca sömürünün sürekli olarak azalıyor olmasıdır. Çünkü biliyoruz ki, sömürü sürekli olarak azaltılmadıkça özgürlük, eşitlik ve barışa varılamaz. Bu noktada tamamlayıcı bir görüş olarak şunu da söylemek isterim ki; doğru yolda olduğunu görmek ve bilmek çok defa insanlara hedefe varmış gibi doyum sağlar. Tıpkı Ankara garında İstanbul trenine bindiğimiz zaman artık planlarımızı İstanbul’daymış gibi yapmaya başlamamız gibi.

D- Kapitalizmde ekonomik sömürünün üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklandığını biliyoruz. Özel mülkiyet, sahibine üretim amaçlarını yönetme hakkını verir ve bu da ona üretilen artı-değere el koymak (sömürü yapmak) olanağı sağlar. O halde sömürünün sürekli azaltılmasının ve giderek tamamıyle kaldırılmasının yolu çalışanların işyerlerinin yönetimine katılmalarıdır. Bu katılım ne kadar kapsamlı ve yoğun olursa sömürü de o kadar azaltılmış olur. Çünkü, mülkiyet hakkının uygulamadaki görünümü yönetme hakkıdır. Çalışanların katılımıyla bu hak paylaşıldıkça patronun mülkiyet hakkı ve dolayısıyla sömürüsü küçültülmüş olur.

E- Eskiden, bütün kötülüklerin kaynağı ekonomik sömürü olarak kabul edildiğinden, sosyalistler yalnız onu hedef almışlar ve onu kaldırdıkları taktirde, cinsiyet, ırk, din, cinsel tercih ve böyle farklılıklardan kaynaklanan tüm kötülüklerin de kendiliğinden ya da kolayca ortadan kalkacağına inanmışlardı. Bu nedenle eskiden sosyalistler bu diğer kötülükleri/sorunları ayrıca ele alıp çözmeyi düşünmemişlerdi. Oysa bunun böyle olmadığı, yani ekonomik sömürü ile sözünü ettiğimiz sorunlar arasında doğrudan ve bire bir ilişki bulunmadığı anlaşılmıştır. Böyle olunca sosyalizmin kapsamı insan ilişkilerinin çok daha geniş yönlerini de içine alacak biçimde genişlemiştir. Buna koşut olarak sosyalist kadrolar da eski bir model (yekvücut) olma niteliğini kaybetmiş, renklenmiş ve çeşitlenmişlerdir. Bu da doğal olarak sosyalistler arası hoşgörüyü ön plana çıkarmış ve onu adeta sosyalizmin temel bir öğesi haline getirmiştir.

Özetleyecek olursak, diyebiliriz ki, sosyalizmin yeni yolu çalışanların ve ilgili olan herkesin yalnız fabrikalarda değil, fakat toplumsal yaşamın bir yönetimin söz konusu olduğu her yerinde, yani ailede, okullarda, hastanelerde, spor kulüplerinde, partilerde, sendikalarda, belediyelerde yönetime katılmalarıyla gerçekleştirilecektir. Diğer bir deyişle, katılımcı demokrasi (doğrudan demokrasi) sosyalizmin temel aracıdır.

Dikkat edilecek olursa küreselleşme ile sosyalizmin yeni yolu arasında büyük bir uyum vardır. Öyle ki, küreselleşme adeta sosyalizmin gereklerini hazırlamaktadır. Her ikisinde de bireyler ön plana çıkmıştır ve herşey onların bilinçli çabalarıyla yürümektedir.

F- Sosyalizmin yeni yolu esas olarak ve büyük ölçüde bireylerin karar ve eylemleriyle yürüyecek olmakla beraber, bunlar arasında bir eşgüdüm sağlanmasının gereği açıktır. Ayrıca birçok konularda yasal düzenlemeler de yapılacaktır. Bu nedenle sosyalist hareketin bir parti yönetiminde yürütülmesi zorunludur. Bu zorunluluk hiç değilse uzunca bir süre için geçerlidir. Daha ileri aşamalarda partiye gerek olmayabilir.

Bu partinin, eskiden olduğu gibi, çok disiplinli ve demir çekirdek gibi bir yapıda olması gerekmez. Yukarıda değinmiş olduğumuz gibi, sosyalizme farklı nedenlerle gelmiş olan üyelerin tek bir düşüncenin (örneğin kadın hakları, etnik kimlik ya da ekoloji gibi) disiplini ile yönetilmesinin yanlış ve geçersiz olacağı açıktır. Ama üyelerin eylem birliğini sağlayacak asgari bir disiplinden de vazgeçilemez. Bu disiplin, üyelerin yüksek bir sosyalizm bilincine sahip olmalarından kaynaklanan hoşgörü öğesi ile sağlanabilir. Halen ÖDP böyle bir parti olma çabası içindedir.

IV. SONUÇ

Bu yazıyı şöyle bitirmek istiyorum. Bugün dünyamızın yaşam biçimini ve koşullarını belirleyen en önemli olay küreselleşmedir. Küreselleşme ulus-devletlerin yetki alanlarını daraltarak insanları yalnızlaştırmakta ve birbirleriyle doğrudan doğruya rekabet etmelerini (doğaldır ki işbirliği yapmalarını da) öne çıkarmaktadır. Böylece dünyamız gerçekten “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir dünya olmaktadır. Küreselleşme birçok öğenin bir araya gelmesi ile kendiliğinden oluşmaktadır. Kimse bunu kendi keyfine göre durduramaz. Tıpkı suların denizlere doğruakmasının durdurulamayacağı gibi. Buna karşı alınacak önlem vatandaşlarımızı böyle bir dünyaya uyum sağlayabilecek bir biçimde sağlıklı, eğitimli ve demokrat/ücadeleci bir biçimde yetişmelerini sağlamaktır. Bunlar aynı zamanda sosyalizm içinde geçerli ve gerekli olan çabalardır. Buna ek olarak, dünya kültürünü zenginleştirmek üzere, her ülkenin kendi yerel dil ve kültürlerini geliştirmesi de çok önemlidir. Çünkü küreselleşme koşullarında bireylerin kimliğini siyasal aidiyetlerinden çok kültürel varlıkları belirleyecektir.