Kopenhag kriterleri, bizim kriterlerimiz

kukla3Kürtler, Kürtçe “barış”, yani Türkiye’nin ufkunda olandan biraz daha geniş bir demokratikleşme istiyorlar. Biz de “onlar için” şunu istiyoruz: “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa, öyle yaşasınlar”!

Kürtleri ilgilendiren bu geniş kabul sadece Marksistlerde ve solun bazı kesimlerinde var. Bu nedenle sorunu çözebilecek bir güç oluşturmuyor.

Sorunun çözümünü sağlayacak bir güç nasıl oluşur?

Türklerin demokratikleşme isteyeni var, istemeyeni var. O zaman şöyle sorulmalı: demokratikleşme isteyen Türkler ile demokratikleşme isteyen Kürtler ortak bir güç oluşturamazlar mı?

Demokrasi isteyen “Türkler” çoğunlukla işçilerdir, çalışan emekçilerdir, aydınlardır, gittikçe fakirleşen orta sınıflardır. Bunların hepsi bugünkü hale muhaliftir. Bunlar aynı zamanda toplumsal çoğunluktur. Ne var ki, bu çoğunluk talebinin siyasi karşılığı marjinaldir. Kürtlerle demokrasi isteyen Türkleri topladığınızda daha da büyük bir toplumsal çoğunluk elde ediyorsunuz, sorun bunun siyasi karşılığını oluşturabilmekte yatıyor.

Kürtlerin istediği demokrasiyle, demokrasi isteyen Türklerin istediği demokrasi, ortak bir demokratik program oluşturmakta mıdır?

Bunu bilemeyiz. Bilmemiz, Kürtlerin nasıl ve ne kadar bir demokrasi istediklerini bilmemize bağlı. Kürtleri konuşturmuyorlar. Kürtlerin konuşamadığı yerde Türklerin konuşması da doğal olarak mümkün değil. Türklerdeki demokrasi bilincinin başlıca zaafı da zaten budur. Başkaları susturulduğunda, kendisinin de otomatik olarak susturulduğunun bilincinde olmamak!

Başbakan, HADEP’i durdurmak ve susturmak istiyor. Onu “terörden daha tehlikeli” bulduğunu açıkça söylüyor. Hadep’le ilişkisi selamlaşmaktan ve Kürt oylarına el koymaktan ibaret olan devlet partisi CHP’yi devlete gammazlıyor, çünkü demokratik siyasal açılımların “siyasal çözüm” tartışmalarını kışkırtmasından korkuyor. “Siyasal çözüm” denilen şey, çözüm değil, yöntem. Altından her şey çıkabilir, hatta gerçek bir demokrasi bile! Oysa Ecevit demokrasi isteyen Türklerden değil, demokratikleşmenin önünü tıkamaya çalışan Türklerden.

Kürtler, her halde artık bu saatten sonra, içinde Kürt olarak olamayacakları bir demokrasi istemezler. Kendileri için demokrasiyi hükümetten değil, hükümetin AB’ye vereceği bağlayıcı bir taahhütten bekliyorlar. Onlara göre Türkiye’nin AB ile “uyum süreci” başlamıştır, bu sürecin bir yerinde sıra Kürt meselesine gelecek ve hükümet, AB üyeliği uğruna siyasi çözüme “evet” demeye mecbur kalacaktır.

Hükümetin, AB baskısıyla bir siyasi çözüme mecbur kalıp kalmayacağı, kalırsa bile bunun, Kürtlerin beklentilerini asgari düzeyde karşılamaya yetip yetmeyeceği belli değildir. Kürtlerin şimdilik yaptığı susarak konuşmaktır. Kürtlerin demokrasi beklentisini Türkiye-AB uyum sürecine bağlamış olmaları, bir stratejidir ve yanlış da olabilir. Ama bu, Kürtlerle Türklerin geniş bir ortak demokratik muhalefet hareketi oluşturmalarına engel değildir.

Türkiye solu emek içerikli bir demokrasi mücadelesine mecburdur, çünkü başka yolu yok. Bu mücadele Kürtlerin talebiyle ortak bir demokratik program etrafında birleşebilirse daha güçlü ve etkili olabilecektir. Kürtlerin bugünkü talepleri, en asgari düzeyde olsa bile sonuçta Kürt kapitalistlerinin ve ağalarının değil, Kürt emekçilerin ve yoksul Kürt köylülerinin talepleridir. Bu da demokrasi isteyen Türklerle Kürtlerin taleplerinin, sadece Kürtlerin özel durumu nedeniyle değil, emekçilerin genel durumu nedeniyle de örtüştüğü anlamına gelir.

Örtüşme noktası nerdedir, daha net nasıl tanımlanır? Şöyle tanımlanır: Kürtler şu an, “reel politika” anlamında AB’li bir demokrasi isteyebilirler. Bu demokrasinin aktörlerinden biri MHP de olsa bu Kürtlere pek ters gelmeyebilir. Ama sosyalistlerle ve AB’ye koşullu olmayan bir demokrasi seçeneği Kürtlerin önüne çıktığında, öbürüne hayır diyecek Kürtler de vardır ve bu ikinci seçeneğin aktörleri arasında MHP yoktur.

Bu analizi gecikmeden siyaset sahnesine “çözüm” olarak yansıtabilmek gerekir. Kürtler, kendi talepleri açısından, AB’den gelecek bir açılım yerine içerden bir açılım doğdu da, buna “hayır” mı dediler? Türkiye solu Kürtlere, onların taleplerini içeren ve daha da ilerleten tutarlı bir demokratik program önerdi de Kürtler buna da mı “hayır” dediler? “Hayır” demedikleri, aranışlarının, buna en çok kapalı bir partiye, CHP’ye kadar uzanmasından belli değil mi?

Özetle, önümüzdeki mücadelenin konusu olan demokratikleşmenin ana karakteri, bizi biz, Kürtleri de Kürt olarak tanımlayıp içerecek bir demokrasi olmasıdır. Madem ki ortak görev böyle bir demokratikleşmeyi gerçekleştirmektir, ona öngelen görev de Kürtleri Kürt, bizi de biz olarak içeren ortak siyasal çözüm önerilerini hızla belirlemektir. Siyasi araçların siyasi amaçlara uygun yaratılması gerektiği ise siyasetin elifidir.