Ekonomik durum

Hükümet ve ondan çöplenen aşırı zenginleşmiş çevrelerin beslediği yüksek bürokrat, ekonomi uleması ve goygoycu basın, geçen yıl Aralık ayından bu yana uygulanan sözüm ona ekonomik programla ülke ekonomisinin “İyi yollarda!” olduğuna halkımızı inandırmaya çalışıyor. Oysa iddia ediyorum ki ekonomik durum şimdi, içinde bulunduğumuz zaman parçasında, geçen yıl bu zamanlarda olduğundan daha kötüdür. Bu iddiamı halk tabakaları için kanıtlama gereği bile yok. Çünkü halkımız bunu kendi yaşamından biliyor. Bu yazımız aslında, “bilimsel!” olduğuna inanarak veya aksi durumda çıkarlarının geniş ölçüde bozulacağını bildikleri için bizim aylardır yazdığımız gerçeği yadsıma durumuna girmiş kimselerin insanlarımızı aldatma çabalarını karşılamak içindir.

Önce şunu belirtelim ki, ortada ekonomik denebilecek bir program yoktur. Çünkü ülkemizin en büyük ekonomik derdi ve bugünkü hükümetin görmediği derdi üretimsizlik etkenidir. Türkiye gibi bu dertle yaralı bir ülkenin ekonomisini düzeltme iddiasında bulunanlar ve onların düzenledikleri belgeler her şeyden önce bu derde bir çare getirme zorundadır. Oysa birazdan ayrıntılarına ineceğimiz ve programın ana belgeseli diye düşünülebilecek, IMF Başkanına sunulmuş, 9 Aralık 1999 tarihli Niyet Mektubu içeriğinde üretimin artırılmasıyla ilgili hiç bir kayıt ve belirleme yoktur. Bu nedenle geçen yılın Aralık ayında kamuya duyurulan ekonomik önlemler dizgesinin ekonomik program olduğu savının temeli yoktur.

NİYET MEKTUBU NEDİR? MİLLİLİK NİTELİĞİ NEDİR?

Aralık 1999 tarihli sayılan, IMF’ye verilmiş, adına Türkçe çevirisiyle Niyet Mektubu denen belgenin siyasal izleri eski Cumhurbaşkanı Demirel’in geçen yılki demeçlerinde açıkça görülür. Demirel ekonomiyi felce uğratan kamu borçları faizlerinden kurtulmak için tek çarenin 15 ila 30 milyar düzeylerinde bir dış kredi sağlama, bu krediyle iç borç yükünü dışardan borçlanarak hafifletme olduğunu sayısız demeçlerinde ifade etmiştir. Hükümetin, ondan daha kralcı, yüksek bürokratların ve iktisat ulemasının üfürükçü temsilcilerinin her türlü temelden yoksun onaycı yazı ve demeçleriyle dolu medyamızın göklere çıkardığı, sözüm ona “program”ın böylesine tek boyutlu bir yönü vardır.

Hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından yarı açık şekilde belirlenmiş bu aracı kullanmak için, dış çevrelere başvurmuş ve bu başvurular uzunca bir zaman şeridinde sonuçsuz kalmıştır. Hükümetlerimizin 1995 yılından bu yana bu niyetini bir IMF desteği ile belgeleme girişimleri Fon tarafından uzun süre sıcak karşılanmamıştır. O zamanlar IMF bugünkü politikalarıın içinde olsaydı 9 Aralık 1999 günlü Niyet Mektubu eşdeğeri bir “beyaz bayrak” belgesi daha o zamanlarda verilecek idi.

IMF’nin o zamanlardaki soğuk davranışının esaslı nedenleri vardı. Herşeyden önce IMF’ye vücut veren Bretton Woods anlaşması böyle bir desteği vermeye elverişli değildi. Şimdi herkesin inandırılmaya çalışıldığının aksine IMF’nin her ülkeye ekonomik reçeteler vermeye, onu doğuran ana belgede izin verilmemektedir. Fon’un temel görevi “Dünya dış ticaretinin serbestçe yürüyüşünü aksatacak ödemesizlik dönemlerinde, ödeme aracı kıtlığına uğramış ülkelere çareler” aramaktır. Bretton Woods anlaşmasının metni Fon’a bunun dışında görev ve yetki vermemiştir. Ama Fon politikasına egemen olan emperyalist ülkeler bu şekilci hukuk kısıtlamasını aşmak için Niyet Mektubu mekanizmasını icat etmişlerdir. Bu belge Fon temsilcileri ile sıkıntılı ülkeler arasınada etraflı görüşmelerden sonra ana çizgileri (bazan her satırı) Fon temsilcileri tarafından saptanarak hazırlanır; yardım edilen ülkenin tek inisiyatifi bu metni resmi biçime dökerek IMF’ye göndermek, ya da iletmekten ibarettir. Hazineden sorumlu Devlet Bakanı, işte böyle hazırlanan ve sürece sokulan belgeyi “milli” olarak ilan ediyor. Niyet Mektubu aslında IMF’yi bağlayan Bretton Woods anlaşmasını by pass etmek için sonradan bulunan bir hukuk hilesidir. Bu savın en önemli belgesi, ABD kongresine sunulan ve IMF’nin bu gibi reçeteler yazma işlevinin yanlış olduğunu anlatan Özel Komite raporudur. (Amerikan Kongre geleneklerine göre, Özel Komite raporları basına açıklanır.)

Aslında IMF’ye verilen Niyet Mektupları, TBMM’nin serbest iradesini önceden bağladığı için hükümetin bir “yetki gaspı” eylemi olup Anayasamızın metnine ve ruhuna da aykırıdır.

IMF POLİTİKASINDA DEĞİŞME

1999 yılında Türkiye tarihinde sonradan çok sözü edilecek bir gelişme yaşandı. Balkanlar ve Kafkasya’da gelişen durum karşısında, Türkiye’nin emperyalizm açısından çok işlevsel rollere elverişli olduğu “yeniden keşfolundu!” ABD Başkanı Clinton her yere Türkiye’ye kolaylık gösterilmesi mesajları vermeye başladı. Türk kamuoyunu etkilemek için her fırsatı ve yolu denedi. Bu tılsım o zamana kadar Türkiye’ye kapalı kapıları açmaya başladı. Burada ayrıntıya girmeyeceğiz. O zamana kadar ülkemizin AB aday üyeliğine soğuk bakan Avrupa Birliği Türkiye’ye aday üyelik çağrısı yaptığı gibi, IMF de Türkiye’nin bir Niyet Mektubu çalışması yapmasını sağlayan işbirliğine girdi. İşte IMF’nin Türkiye’ye uzun dönem için dayattığı ve TBMM’nin gelecekteki seçeneklerine ipotek ve sınırlamalar getiren IMF Niyet Mektubu’nun öyküsü böyledir.

IMF Niyet Mektubu’nun TBMM’-nin serbest iradesini nasıl sınırladığını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Örneğin devletin küçültülmesi ve vergilerin azaltılması veya bazı konularda vergi getirilmesi, bazı devlet sübvansiyonlarının kısıtlanması TBMM’nin doğuş nedeni olan “bütçe yapma hakkı”na sınırlama ve dayatma getirmektedir.

EKONOMİK UYGULAMA NE ALEMDE?

IMF’nin kendi hukukuna ve anayasal hukuk kuruluşlarının hak ve görevlerini belirleyen kurallara aykırı olarak düzenlenen Niyet Mektubu çerçevesinde dokuz aydır uygulanan ekonomik politikaları irdelemeye gelince.

IMF Başkanı’na hitaben yazılan (aslında danışıklı olarak IMF uzmanlarıyla birlikte düzenlenen) Niyet Mektubu’nun daha giriş bölümünün ilk bendinde mektubun ana ilkeleriyle Nisan 1999 seçimleriyle kurulan Ecevit Hükümetinin ekonomik programı arasında bağlantı kuruluyor. Oysa 1999 yılı ekonomi uygulamaları Türkiye ekonomisini savaş yıllarından beter bir ekonomik yıkıma götürmüştür. Ama daha da önemlisi, bu yıkıma neden olan felsefenin bu programda IMF’ce kutsanmış olması ve metnin bu şekilde düzenlenmesine IMF’ce önem verilmiş olmasıdır. Bu kadar başarısız, yıkıcı ekonomi politikalara takınılan bu tavır Hükümetin yürüyebilmesi için zorunlu olsa da gereksiz bir işgüzarlıktır. Giriş metninin sonunda şöyle yazılmıştır:

“5. Sonuç olarak, yüksek enflasyon ortamı, yüksek reel faizler ve istikrarsız büyümeden en fazla zarar görenler yüksek getiri sağlayan varlıklara yatırım yapamayan ve sadece çalışmaları karşılığı elde ettikleri gelirle geçinen toplumun daha düşük gelirli insalarıdır. Enflasyon ve yüksek reel faizlerin azaltılması yalnızca uzun dönemde Türkiye’nin büyüme beklentilerini yükseltmeyecek, aynı zamanda ekonomik kaynakların daha eşit ve etkin olarak dağıtılmasına da öncülük edecektir.”

Daha metnin başında önemli eksik saptamalar var:

1) Enflasyon ortamında emekçilerin büyük zarar gördüğü doğru, ancak eksik bir saptamadır. Çok yazık ki küçük ve orta boydaki tarım işletmeleri uygulanan enflasyonist politikadan, hatta emekçilerden de daha büyük ölçüde zarar görmüştür. Niyet Mektubu nüfusumuzun bu büyük kısmının gördüğü zararları metin dışı bırakarak, köylünün ezilmesi politikasının süreceğini aynen kabul etmiştir. Uygulama da öyle olmuştur.

Diğer taraftan büyük satış mağazalarının açılışının hızlanmasıyla küçük esnaf ve zanaat sahiplerinin gelir ve durumları da sarsılmıştır. Mağdurlar arasında bu katman da, bizce kasden unutulmuştur.

2) Ülkemizde yüksek reel faiz politikasından yararlananların başında yüksek gelir elde eden rantiyecilerin yanında bankacılar ve borsa aracıları da unutulmuştur. Aslında yüksek faiz politikasından en çok yarar görenler arasında ve hatta başında dış dünyanın büyük sermaye sahipleri geliyorken, sevgilinin saçlarına dokunmamak için, bu da es geçilmiştir.

Daha önemli noksan, program uygulamasında korunacağı ifade edilen emeğiyle geçinenlerin program uygulamasıyla çok daha mağdur duruma düşmesi, gelir dağılımının düzeleceğine bozulmasıdır. Bu saptamalar, hükümet ya da resmi makamlarca düzenlenen her belgede kabul edilmektedir.

Dokuz aylık yeni program uygulamasıyla ülke yurtseverler indinde acınacak hale düşmüştür. Uygulamaların ülkeyi ne hale getirdiğini herkes biliyor, biz de birer birer saptayacağız. Ama bundan önce hükümet ve goygoycuların olumluluğunu övdükleri gelişmeler üzerinde duralım:

1) Faizlerdeki düşme: Devlet borçlanma faizlerinin abartmalı biçimde yüksek olduğunu hep yazıp söyledik. Bu nedenle bu gelişmeden sevinenlerden biri olmamız gerekir. Ama sevinemiyoruz. Nedenlerimiz, haklı dayanaklarımız var:

a) Faizlerin abartmalı biçimde düşürülmesiyle tüketim harcamaları patlamıştır. Kişisel kredi kartları tutarında ve otomobil kredilerindeki teşviklerle bu artış korkulacak düzey ve tempolara ulaşmıştır. Faizlerin bu ölçüde düşmesiyle tüketim harcamalarının artacağını kestirmek için öyle büyük bir iktisat bilgisine gerek yoktu. Buna göre önlem alınmalı ve tempolu, dereceli bir indirime gidilmeli, karşılığında ulusal üretimi artıracak yollara başvurulmalıydı.

b) Faizler düşünce döviz birikiminin prim yapacağı kesindi. IMF’nin yeni gözdesi “Döviz Çıpası yöntemi” uygulandı. Bu, yükselen tüketim harcamaları ateşi üzerine benzin dökme etkisi yaptı. Son yedi ayda bu politika nedeniyle ihracat artışı dururken, ithalat patladı. Son aylardaki dış ticaret açığı son üç yılın toplam açığını solladı. Yerli sanayi durakladı, sabun ve makarnaya kadar birçok sanayi tesisi ve turist taşıma kuruluş ve hizmetleri yabancıların eline geçti. Bu politikayla ülkemizde iki yılda Türklerin sahip olduğu orta boy sanayi işletmesi kalmayabilir. Büyükler ise zaten yabancı sermaye ortağı olarak çalışıyor.

2) Enflasyonda düşüş: Aslında bu düşüş görünüşü, istatistiklerdeki hatalı düzenlemenin sonucu. Halkımızın büyük kısmının tüketip kullandığı mal ve hizmetlerde azalma yoktur. Hatta resmi rakamlardaki bu düşüş de SSK ve Emekli Sandığı’nın tedavi harcamalarındaki yeni uygulamaları ile silinmiş bulunuyor.

Kaldı ki eğer fiyatlar bugünkü düzeyde kalmışsa bunu bol ithalata borçluyuz. Eğer ithalat geçen yıldaki düzeyinde kalsaydı, enflasyon şimdiden, yedi ayda yüzde altmışları aşardı. Dış ticaretteki roket hızıyla artışın şimdiden görülen bedelini belirtmiştik. Uzun vadedeki maliyet bunun da üzerinde olacaktır.